Etiket arşivi: ruh

Hayat İçin İyi Şeyler Çalışmamız Başlıyor

Dansla, sanatla, nefesle hayat kalitesini artırmak isteyenler için Hayat İçin İyi Şeyler çalışmamız Fenerbahçe Arsu Sanat Akademisi’nde başlıyor! Ücretsiz tanıtım seanslarımız 21 Ocak Pazar ve 5 Şubat Ptesi günleri.

Bu program kapsamında 8 hafta boyunca hayat kalitemizi artırmak için kendimizle ilgili neler yapabiliriz konusuna odaklanarak bu konuda çeşitli yaklaşımlar ve uygulamalar deneyimleyerek kendimiz ve yaşamımız hakkındaki bilgeliğimizi ve ustalığımızı artıracağız. Çalışmanın temel odağı olarak yaşamımızı an be an belirleyen bedensel, zihinsel, duygusal ve ruhsal deneyimlerimizi araştıracağız ve kendimizi bu düzeylerde daha yakından tanıyacağız. Sağlıklı ve kaliteli bir yaşamın günlük hayatımızda bu dört düzeyde mümkün olduğunca dengeli bir deneyim gerektirdiği inancından yola çıkarak, bir yandan kendimize daha yakından bakarken bir yandan da kendi doğal dengemiz nasıldır, bu dengeyi nasıl yakalayıp sürdürebiliriz onu keşfedeceğiz.

8 hafta boyunca beraber devam edeceğimiz bu keşif ve öğrenme yolculuğunda zihnen ve bedenen rahatlama ve gevşeme, farkındalığımızı artırma, bedenimizin hareket kapasitesini tekrar keşfetme, topraklanma, nefes kapasitemizi artırma, hayatımıza tekrar oyunu, neşeyi ve keyfi katma, duygularımızı fark etme ve sağlıklı bir şekilde ifade etme, yaratıcılığımızı ve doğaçlama yeteneğimizi aktive etme, kendimize ve hayatın akışına güvenme gibi konularda deneyim kazanacağız. Edindiğimiz bütün deneyimler ve içgörüler bizim daha dengeli ve kaliteli bir hayat sürdürmemize yardımcı olacak.

Grup olarak gerçekleştireceğimiz tüm uygulamalarımızda yaratıcı sanat terapisi, dans-hareket terapisi, Transformal Nefes®, meditasyon, masaj gibi modern ve geleneksel bilgi ve tekniklerden yararlanacağız.

Ücretsiz olacak tanıtım çalışmalarına katılmak için Programa kayıt yaptırmak için Arsu Akademi’ye (216)3367040 numaralı telefondan ulaşmanız yeterli.

Ayrıntılı bilgi için: https://www.facebook.com/events/1542015979248853/

Eros-Ego İkilemi

Eros Ego İkilemiSevgi olmadan ruh yaşamla bağlantıya geçemez. Bebeklerin ilk yaptıkları şey bir kişiyle veya bir şeyle bağ kurmaktır. Bu önce anne veya baba, daha sonra bir battaniye veya oyuncak olabilir. Çocuk büyüdükçe bağ kurduğu şeylerin yelpazesi de evi, odası, oyuncakları, arkadaşları, kardeşleri, oyunlar, kitaplar ve faaliyetler gibi birçok kişi ve nesneyi içine alacak şekilde genişler.

Çocuğun küçükken sevgi ve bağ kurmaya dair yaşadığı sorunlar ilerki yaşlarda bağ kuramama, otizm, narsisizm gibi rahatsızlıkların yanı sıra “normal” insanlarda görülen bir kişiye, bir işe veya belli değerlere bağlanamama gibi birçok farklı şekillerde kendisini gösterebilir.

Bizi hayatta gerçekten canlı kılan Eros, yani tutku, bağlanma, arzu ve hatta şehvettir.

Bizi hayatta gerçekten canlı kılan Eros, yani tutku, bağlanma, arzu ve hatta şehvettir.

Bağlanma ve bağ kurma Eros’un himayesinde gerçekleşir. Bu bağlanmalar oldukça ilkel, tensel ve fizikseldir. Bebeğin anneye ilk bağlanması en temel fonksiyon olan emmeyi içerir. Bu bağ bebeğin hem fiziksel ve duygusal açlığını hem de rahatsızlığını giderir. Aşıkların cinsel yakınlaşması da benzer nitelikte fiziksellik, kırılganlık ve güvenin yanı sıra samimiyet, cinsel ifade ve boşalma, tanıma ve tanınma gibi isteklerin doyurulmasını içerir.

Bir manzaraya, işimize, bir faaliyete, bir davaya, bir dine veya bir yaşam tarzına tutkuyla bağlandığımız zaman Eros’un oklarına hedef olduk demektir. Eros devredeyken bağlandığımız şeye olan bağımız öylesine güçlüdür ki onu kaybetme düşüncesi bile bize dayanılmaz bir acı verir. Öte yandan eğer hayatımızda Eros yoksa bu dünyaya gelmiş olsak da gerçekten yaşadığımızı hissedemeyiz. Ruhumuz dünyada kalamaz. Bizi gerçekten canlı kılan Eros, yani tutku, bağlanma, arzu ve hatta şehvettir.

Eros’un etkisindeyken aldığımız kararlar hissidir. Örneğin bedenimiz nedenini bilmediğimiz bir şekilde birine karşı çekim duyarken bir başkası itici gelir. Belirli bir fikri veya eylemi düşündüğümüzde bedenimiz canlanır, enerji dolar ve harekete hazır hale gelir. Bir başkasını düşündüğümüzde ise bedenimiz ağırlaşır, donuklaşır ve hareketsizleşir. Eğer zihnimiz ve bedenimiz farklı yönleri gösteriyorsa, bedeni zihnin istediği yönde hareket ettirebilsek bile hayatı devamlı bir çaba ve mücadele şeklinde deneyimlemeye başlarız. Eğer zihnimiz ve bedenimiz uyum içindeyse kararlarımızı alırken kolaylıkla ve güvenle bedenimizin sinyallerini kullanabilir ve yaşamı çabasız bir akış halinde deneyimleriz.

Zihnimiz ve bedenimiz uyum içindeyse kararlarımızı alırken kolaylıkla ve güvenle bedenimizin sinyallerini kullanabiliriz ve yaşamı çabasız bir akış halinde deneyimleriz.

Zihnimiz ve bedenimiz uyum içindeyse kararlarımızı alırken kolaylıkla ve güvenle bedenimizin sinyallerini kullanabilir ve yaşamı çabasız bir akış halinde deneyimleriz.

Çocukken bize sadece Eros hakimdir. Kontrolcü zihinle bağlantımız yoktur. Tutkularımız hayatımızı belirler. İlk olarak ebeveynlerimizle, mutlu veya trajik, bir aşk yaşarız. Eğer herkes gibi bir çocuksak en kötü ebeveynleri bile ister istemez kabul ederiz; çünkü onlar bizim anne-babamızdır. Onların bizim hakkımızdaki tutumlarını herhangi bir değerlendirme veya filtreleme yapmadan kabul eder ve içselleştiririz. Bu nedenle büyüdükten sonra uzun yıllarımızı kendi bağımsız egomuzu geliştirebilmek için terapide geçirmek zorunda kalabiliriz. Bize tutkularımıza ket vurmayı ve kontrol altında tutmayı öğreten ebeveynlerimiz veya onların rolündeki kişilerdir. Paradoksal bir şekilde tutkularımıza ket vurmayı öğrenmemizin nedeni, ebeveynlerimiz için hissettiğimiz tutkudan kaynaklanan onları memnun etme isteğimizdir.

Yetişkinliğe doğru adım attıkça kiminle evleneceğimiz, ne iş yapacağımız, hangi hobilerle ilgileneceğimiz, nerede ve nasıl yaşayacağımız, hangi siyasi görüş, felsefe veya dine yakın olacağımız gibi temel bazı konularda seçimler yapmak ve taahhütlerde bulunmak durumunda kalırız. Tüm seçimlerimizi sadece zihin veya egomuzla yapmak tabi ki mümkündür. Bu durumda kararlarımız oldukça makul ve pratik olacaktır. Ancak bu tutum genellikle Eros’un bastırılmasını gerektirir.

Seçimlerimizi sadece zihin veya egomuzla yaptığımız taktirde kararlarımız oldukça makul ve pratik olacaktır. Ancak bunu yapmak genellikle Eros’un bastırılmasını gerektirir.

Seçimlerimizi sadece zihin veya egomuzla yaptığımız taktirde kararlarımız oldukça makul ve pratik olacaktır. Ancak bunu yapmak genellikle Eros’un bastırılmasını gerektirir.

Eros egoyla değil ruhla ilişkilidir. Zihnin baskın olduğu günümüz modern toplumunda Eros’a karşı güçlü kültürel yasaklar vardır. Eğer şanslıysak, bazı seçimlerimizi Eros’un etkisi ile yapabiliriz. Bunlar çoğu zaman bize seçim gibi dahi gelmeyebilir. Kendimizi daha çok ele geçirilmiş hissederiz. Mesela birine, özellikle de bize uygun olmayan birine aşık olduğumuzda; veya hayatımızı adamak istediğimiz bir iş söz konusu olduğunda. Bazı insanlar kazancı çok iyi olmamasına veya maddi başarı olasılığı az olmasına rağmen kendilerini (sanatçılık gibi) belirli bir işe adamak için içlerinde çok güçlü bir çağrı hissederler. Ruhumuzun yaptığı bu çağrıyı tanırız, çünkü bu çağrı genellikle daha temkinli olan egomuzun bizim için yapacağı seçime uymaz.

Joseph Campbell hayatta iki yol olduğundan bahsetmiştir. Bir tanesi sağ tarafın yoldur, yani daha temkinli ve pratik olan egonun yolu. Ancak Campbell bizleri uyarmıştır. Egonun yolundan gidip başarı basamaklarını çıkabiliriz; ancak tepeye vardığımızda merdiveni yanlış duvara dayadığımızı fark etmek acı olabilir. Sol tarafın yolu, yani ruhun yolu, daha risklidir. Bu kendi kutsanmışlığımızı, aşkınlığımızı, tutkumuzu takip ettiğimiz yoldur. Toplum bu yolu kabul etmeyebilir ve yolun bizi nereye götüreceği belirsizdir. Ancak bu yol izlemeye değerdir çünkü bu yoldaki esas ödül yolculuğun kendisidir.

Egonun yolundan gidip başarı basamaklarını çıkabiliriz; ancak tepeye vardığımızda merdiveni yanlış duvara dayadığımızı fark etmek acı olacaktır.

Egonun yolundan gidip başarı basamaklarını çıkabiliriz; ancak tepeye vardığımızda merdiveni yanlış duvara dayadığımızı fark etmek acı olabilir.

Eros temkinsizliği, ihtiyatsızlığı ile dikkat çeker. Antik çağda tanrı Eros’un rastgele tamamen uygunsuz bir şeye bakarken attığı bir okla vurulmanın kozmik bir lanet olduğuna inanılırdı. Eros’un gücünü belki de en çok aşık olduğumuzda, özellikle de egomuzun seçmeyeceği, belki görünüşü güzel olmayan , eğitimsiz veya parasız birine aşık olduğumuzda fark ederiz. Deneyimlerimiz zihnimizde sürekli yaptığımız değerlendirmelerle çelişmeye devam ettikçe, hayatımızı düşündüğümüz kadar da iyi kontrol edemediğimizin farkına varırız.

Şehvet sadece bedensel bir olguyken, Eros ruh ve beden uyum halindeyken ortaya çıkan tutkudur. Orgazmı da içeren cinsel tutku kontrolü bırakmayı gerektirir ve egonun geçici olarak devre dışı kalmasını sağlar. Ego bu durumu bir yandan isterken diğer yandan bir tehdit olarak algılar. Bir başka kişiye veya bir işe bağlanmak aynı zamanda bağlanan kişinin seçimlerini kısıtlar. Kişi için seçeneklerin kaybı veya bir nevi ölümü anlamına gelir. Erotik aşk bizi tamamen ele geçirdiğinde ego kontrolümüzü kaybederiz ve bu durum birçok kadın ve erkekte neredeyse kontrol edilemez bir paniğe yol açar.

Aşıkların tutkularını sürdürebilmek için ilişkileri içinde birbirleriyle gündelik ego düzeyinde somut bağlar kurması gerekir.

Aşıkların tutkularını sürdürebilmek için ilişkileri içinde birbirleriyle gündelik ego düzeyinde somut bağlar kurması gerekir.

Çözüm egoyu görmezden gelmek değildir. Egonun kontrolünde tamamen değilken hissettiğimiz bu panik, henüz tutkuyu içinde tutabilecek kadar güçlenmemiş zayıf ego gelişimimizin bir sonucudur. Aşıklar kendilerini geri çeker, çünkü her ikisi de henüz kendilerini kaybetmeden yoğun bir yakınlaşmayı kaldırabilecek güçte bir ego yapısına sahip değildir. Yoğun tutkuyu kaldırabilmek için güçlü bir kimlik gereklidir. Aşıkların tutkularını sürdürebilmek için ilişkileri içinde birbirleriyle gündelik ego düzeyinde somut bağlar kurması gerekir. Benliklerinin ve ilişkilerinin derin katmanlarının var olan tutkuyu kaldırabilmesi için aşıkların birlikte zaman geçirmeleri, birbirlerini farklı düzeylerde tanımaları ve aralarında tutkunun yanı sıra bir arkadaşlık bağı kurmaları gerekir.

Sevgi ruhun gıdasıdır ve egoyu doğuran da ruhtur. Sevgi olmadan ego dediğimiz kap zamanla kurumaya ve kırılganlaşmaya başlar. En derin hislerimizle bağlantı halindeyken sokakta evsiz birinin yanından geçtiğimizde hüzünlenir, haberlerde açlık çeken çocukları izlerken biz de acı çekeriz. Kendimize baktığımızda sevildiğini hissetmeyen ve insanlarla daha yakın ve samimi bir bağ kurmanın özlemini çeken tarafımız bize dokunur. Eğer bu konulara dair yapabileceğimiz bir şey yoksa egomuz bizde ölümü hatırlatan derin bir çaresizlik hissi yaratır. Eğer yapabileceğimiz veya yapmak istediğimiz bir şey varsa Eros’a Savaşçı ve Yardımsever yanımız destek olabilir ve harekete geçebiliriz. Bu durumda Eros ölümü değil daha fazla yaşamı getirir.

Evlilik tedbirliliği ve toplumdaki saygınlığı tutku ile bağdaştırabilme, Eros’u ailenin ve toplumun gerekliliklerine uygun bir biçimde yaşayabilme yeteneğini ifade eder. Doğurganlık döngüsü sevgi, ölüm ve yeniden doğuşu içerir. Bizi daha canlı olmaya, yaşama hizmet etmeye motive eden şey sevgidir. Ancak bunu yapabilmek için genellikle geçmişi ve geçmişe ait düşünce ve davranış kalıplarımızı bırakıp kendimizi yeniden doğmaya açmamız gerekir.

Keyifli ve canlı hayatlar yaşayabilme kapasitemiz ile yağmur ormanlarının yok edilmesi arasında güçlü bir bağlantı olduğunu ne yazık ki artık fark edebilir durumda değiliz.

Keyifli ve canlı hayatlar yaşayabilme kapasitemiz ile yağmur ormanlarının yok edilmesi arasında güçlü bir bağlantı olduğunu ne yazık ki artık fark edebilir durumda değiliz.

Aynı şekilde dünyamızın yaşayan bir organizma olarak çektiği acıyı hissetmemizi sağlayan da Eros’tur. Eros’un inkarı zamanla tüm yaşamın birbirine bağlı olduğu gerçeğini inkar eden bir kültür yaratmıştır. İnsan olarak soyumuzu devam ettirebilmenin yanı sıra keyifli ve canlı hayatlar yaşayabilme kapasitemiz ile yağmur ormanlarının yok edilmesi arasında güçlü bir bağlantı olduğunu ne yazık ki artık fark edebilir durumda değiliz. Eros’la olan ilişkimiz insan ırkının sürdürülebilirliği ve toplum olarak işkoliklik, tüketicilik, uyuşturucu ve alkol bağımlılığı gibi hastalıklı döngülerden kendimizi kurtarabilmemiz için en önemli anahtarımızdır.

Ruhun Koruyucusu Ego

Ego sıklıkla ruhun düşmanıymış gibi düşünülmesine rağmen, aslında bizim kendi sınırlarımızı oluşturup korumamızı ve kendimizin nerede bittiğini başkalarının nerede başladığını anlamamızı sağlayan egodur. Bunu yapabilme gücü aynı zamanda kendimizi ruhsal içgörüye açmamızı da mümkün kılar. Sağlıklı geliştirilen bir ego olgunlaştıktan sonra kendi içini boşaltır ve ruhun zihinsel, duygusal ve fiziksel çöküş gibi tehditlerden korunarak içinde barınabileceğı bir kap haline dönüşür. Sağlam bir kap olmadan gerçek bir psikolojik veya ruhsal gelişmeden söz edilemez, çünkü gelişmenin korunaklı bir biçimde gerçekleşeceği bir yer mevcut değildir. Böyle bir durumda bilinçaltıyla veya aşkın deneyimlerle karşılaşmak, yeterince gelişmemiş olan egoyu çatlatarak psikozla sonuçlanabilir.

Bilinçaltıyla veya aşkın deneyimlerle karşılaşmak, yeterince gelişmemiş olan egoyu çatlatarak psikozla sonuçlanabilir

Bilinçaltıyla veya aşkın deneyimlerle karşılaşmak, yeterince gelişmemiş olan egoyu çatlatarak psikozla sonuçlanabilir

Peki neden ego hakkında bu kadar olumsuz şey söyleniyor? Neden ego sıklıkla bencillikle bağdaştırılıyor? Neden birçok bilge kişi gerçek benliğimize veya ruhsal aydınlanmaya ulaşmak için egomuzdan vazgeçmemiz gerektiğini söylemiş?

Çünkü egonun doğasını genellikle yanlış anlamışız. Öncelikle, zaten hayatta karşılaştığımız egoların büyük çoğunluğu sağlıklı gelişmiş egolar değil. Bunlar bireyleşmeyi, bastırılmış taraflarıyla yüzleşmeyi, veya bir başkası ile birleşmeyi tehdit olarak algılayan egolar. İlkel diyebileceğimiz bu gelişmemiş ego, bu gibi özelliklerimizin öncelikle dış dünyada başımızı derde sokacağından, ikinci olarak da bu özelliklerimizin kendisini yutmasından korkar. İlkel ego aynı zamanda bencildir. Kendi öz  benliğimizin tüm başarılarını kendisine mal etmek ister, veya tam tersine kendisinden başka bir şeyin var olma olasılığını reddeder. Hatta bu durumda psişemize, yani ruhumuza saldırmaya başlayabilir. Egonun esas işlevi psişemizi korumak olduğundan saldıracağı hassas noktaları çok iyi bilir. İlerlemeyi durdurmak ister ve bunun için hangi düğmeye basması gerektiğini iyi bilir.

Gelişmemiş egonun değişim karşısında verdiği bu dehşete düşme tepkisiyle baş etmenin en basit yolu onu tarafsız bir şekilde gözlemlemektir.

Gelişmemiş egonun değişim karşısında verdiği bu dehşete düşme tepkisiyle baş etmenin en basit yolu onu tarafsız bir şekilde gözlemlemektir.

Gelişmemiş egonun değişim karşısında verdiği bu dehşete düşme tepkisiyle baş etmenin en basit yolu onu tarafsız bir şekilde gözlemlemektir. En etkili yöntem ise gözlemin yanı sıra egonun bizim müttefikimiz olduğunu ve yeni ihtiyaçlarımızın karşılanması için bize karşı değil bizimle beraber çalışması gerektiğini hatırlamaktır. Aynı zamanda, bizim için koruyucu bir kap görevi görebilmesini sağlamak için, egoyu kim olduğumuz hakkında daha kesin ve net bir duruş ve yapı oluşturma niyetiyle yönlendirebiliriz. Ancak bu şekilde gerçek yakınlık, ruhsal içgörü, daha sahici bir var oluş ve bütünselliği deneyimleyebilmemize olanak verecek ölçüde güçlenebilir. Bunu başarmak ise genellikle kendi sınırlarımızı sağlamlaştırmayı; kendimizin nerede bittiğini başkalarının nerede başladığını, bilinçli zihnimizin

Birçok insan hayatlarını anne babaya sorgusuz sualsiz bağımlılık durumundan okullara, üniversitelere, sağlık sistemine, medyaya, devlete, dini kurumlara veya karizmatik liderlere sorgusuz sualsiz bağımlılık durumuna geçerek sürdürür.

Birçok insan hayatlarını anne babaya sorgusuz sualsiz bağımlılık durumundan okullara, üniversitelere, sağlık sistemine, medyaya, devlete, dini kurumlara veya karizmatik liderlere sorgusuz sualsiz bağımlılık durumuna geçerek sürdürür.

kontrolü nerede kaybettiğini ve bilinçdışının bizi nerede kontrol etmeye başladığını farkında olmayı gerektirir.

Egonun yanlış anlaşılmasının ikinci nedeni ise olgun ve sağlıklı egonun birçok toplumsal kurumu tehdit etmesidir. Birçok insan hayatlarını anne babaya sorgusuz sualsiz bağımlılık durumundan okullara, üniversitelere, sağlık sistemine, medyaya, devlete, dini kurumlara veya karizmatik liderlere sorgusuz sualsiz bağımlılık durumuna geçerek sürdürür. Egonun bireyi koruyan bir kap olarak olgunlaşması kimsenin önem verdiği bir konu değildir. Normalde egonun yapması gereken işlevleri birçok kişi için toplumsal kurumlar yerine getirir.

Egonun olgunlaşması kim olduğumuz hakkında daha kesin ve net bir duruş ve yapı oluşturmayı, kendi kişisel sınırlarımızı sağlamlaştırmayı gerektirir.

Egonun olgunlaşması kim olduğumuz hakkında daha kesin ve net bir duruş ve yapı oluşturmayı, kendi kişisel sınırlarımızı sağlamlaştırmayı gerektirir.

Kişinin kendi ruhunun yaptığı çağrıya yanıt vermesi bağımlılığın ötesine geçmesini gerektirir. Bu bazıları için kurumlarla ilişkiyi koparmak anlamına gelebilir. Birçok kişi için ise kurumlarla olan ilişki şeklini değiştirmek, yani çocukluğa özgü bağımlılık ilişkisinden yetişkine özgü sorumluluk ve karşılıklı bağımlılık ilişkisine geçmek anlamına gelir. Günümüzde en ciddi toplumsal sorunlarımızdan bir tanesi egoları yeterince olgunlaşmamış kişilerin bağımsız ve özgün davranmalarının beklenmesi, hatta buna mecbur edilmeleridir. İhtiyaçları olan olgunlaşma sürecini destekleyecek kurumların yokluğunda bu insanlar çaresizce debelenmekte, karizmatik liderlere av olmakta veya bağımlılıklara yenik düşmektedir.

Gölgemize sahip çıkmak

Kişinin gölgesi üzerine çalışması, karanlık tarafını fark ederek bir parçası olarak kabul etmesi, basit bir yöntemle veya bir zihin oyunuyla başarılabilecek bir şey değil. Tam tersine insanın kararlılık ve bağlılıkla üzerinde çalışması gereken ve hep devam eden karmaşık bir süreç. Gölgemize sahip çıkmak karanlığı kendimize yasaklayarak aydınlanmak, veya karanlığı bağrımıza basıp karanlığa gömülmek anlamına gelmiyor.

Gölgeyle çalışmak için zihnimizin, içinde gizli utançların saklandığı ve vahşi seslerin susturulduğu karanlık köşelerine girip bakmamız gerekiyor.

Gölgeyle çalışmak için zihnimizin, içinde gizli utançların saklandığı ve vahşi seslerin susturulduğu karanlık köşelerine girip bakmamız gerekiyor.

Bu süreç daha çok reddedile gelen unsurların bilincin giderek genişlemesi ile süregiden bir şekilde kabul edilmesini gerektiriyor. Jung bilincimizi bilinçdışı üzerinde yüzen bir kayığa benzetiyor: “Fark ettiğimiz her karanlık unsur kayığımıza ek bir yük bindiriyor. Gölgeyle çalışmanın püf noktası ise kayığı kararında yüklemek. Eğer çok az yüklersek gerçeklikten uzaklaşıp gökyüzünde savrulan pofidik bir buluta benzeriz. Eğer çok yüklersek de kayığımız batabilir.” Gölge çalışması karşıtlıkların gerginliğini yaşamayı, yani kalbimizde hem iyi hem kötüyü, hem doğru hem yanlışı, hem aydınlık hem karanlığı barındırmamızı gerektiriyor.

Kişi ilk olarak gölgesinin var olduğunu kabul etmeli ve bu durumu ciddiye almalı.

Kişi ilk olarak gölgesinin var olduğunu kabul etmeli ve bu durumu ciddiye almalı.

Gölgeyle çalışmak için zihnimizin, içinde gizli utançların saklandığı ve vahşi seslerin susturulduğu karanlık köşelerine girip bakmamız gerekiyor. Kendimize dürüstçe sormalıyız: O kişi hakkında bizi kızdıran veya sinir eden şey nedir; o dini veya siyasi grup hakkında bizi dehşete düşüren veya bizi çeken şeyler nelerdir; sevgilimiz hakkında bizi büyüleyen ve onu idealize etmemize yol açan şey nedir?

1937’de yazdığı bir mektupta Jung gölgeyle çalışmanın tamamen bir yaklaşım meselesi olduğunu belirtiyor. Kişi ilk olarak gölgesinin var olduğunu kabul etmeli ve bu durumu ciddiye almalı. İkincisi, kişi gölgenin özelliklerini ve niyetlerini anlamalı. Üçüncü olarak ise uzun ve zorlu pazarlıkların yapılması kaçınılmaz oluyor.

İkinci olarak kişi gölgenin özelliklerini ve niyetlerini anlamalı.

İkinci olarak kişi gölgenin özelliklerini ve niyetlerini anlamalı.

Gölgeyle karşılaşmak bizden masumiyetimizi alıp götürüyor. Hem sevgili hem de yalancının, hem aziz hem de günahkarın kendi içimizde var olduğunu bilmek, olduğumuzu sandığımız kişi ile gerçekte olduğumuz kişi arasındaki farkı görmek, bizim için şok edici olabiliyor. Eğer bu içgörüyü hazmedebilirsek, aradığımız anahtarın karanlığın içinde olduğunu  fark ederek kendimizde ve başkalarında en hor gördüğümüz şeyi kabul edip kucaklayarak, kendimiz için bütünlüğe giden yolu açabiliriz.

Güzel ve Çirkin hikayesinde olduğu gibi, çirkinliğimizi onurlandırdıkça güzelliğimiz artabilir. Şair Rilke bunu fark etmiş olmalı ki eğer şeytanlarım beni bırakırsa meleklerim de beni terk eder diye yazmış.

Böylelikle belki Jung’un bahsettiği ikinci adımı atabiliriz. Başka insanlara verdiğimiz tepkileri yakından gözlemleyerek aslında onların “öteki” veya “düşman” olmadıklarını, ancak bizim içimizdeki bir dürtünün onların bize böyle olumsuz bir biçimde gözükmelerine neden olduğunu itiraf ederek, kendi gölgemizin özelliklerini keşfetmeye başlayabiliriz.

Üçüncü olarak uzun ve zorlu pazarlıkların yapılması kaçınılmaz oluyor.

Üçüncü olarak uzun ve zorlu pazarlıkların yapılması kaçınılmaz oluyor.

Gölgemizi tanımak ve kabul etmek için uzun süre çabalasak dahi sonuçtan emin olmamız mümkün değil. Önümüzde tüm utanç, açgözlülük, kıskançlık, öfke gibi düşmanca dürtülerin ve duyguların tamamını bilincine çıkartıp bu süreci tamamlayan bir insan örneği bulunmuyor.  Gölgenin günyüzüne çıkarttığımız her katmanının altında yeni bir karanlık katmanla karşılaşıyoruz. İnsan psişesinin karanlık mağaralarını keşfetmek sonu gelmeyen bir süreç. Ancak bir süre sonra bir kırılma noktası geliyor ve insana daha önce çok çekici ve aydınlık gelen bazı özellikler karanlığa gömülürken daha önce şeytani veya zayıf görünen bazı özellikler çekici hale gelebiliyor.  Bir kadının dişiliği ve bedensel hisleri gölgedeyken işveli ve çekici kadınlar ona aşırı gösterişli ve abartılı gelirken, bedensel hisleri uyandığında aynı kadınlar kendisine kız kardeşleriymiş gibi yakın gelebiliyor. Aynı şekilde büyük şirketleri ve çalışanlarını açgözlü ve rekabetçi olmakla eleştiren bir adam, kendisi maddi başarıyı yakaladığında aynı kişileri maddiyatçı olmakla kolayca yargılayamayabiliyor. Her iki örnekte de kimliğimiz, kendimizde reddederek başkalarının üzerinde görmek suretiyle kınadığımız ancak aslında kendimize ait olan özelliklerimizi kabul edip kapsayacak şekilde genişlemiş oluyor.

Olduğumuzu sandığımız kişi ile gerçekte olduğumuz kişi arasındaki farkı görmek, bizim için şok edici olabiliyor.

Olduğumuzu sandığımız kişi ile gerçekte olduğumuz kişi arasındaki farkı görmek, bizim için şok edici olabiliyor.

Bu zıtlıkların savaşının gerçekleşme mekanı ise kalbimiz. Ve gerçekliğin karanlık tarafını şefkatle kucakladığımızda bir şekilde ışık taşıyıcıları haline geliyoruz. Bize yabancı, zayıf, hor, günahkar gibi görünen diğerine kendimizi açıp onu içimize kabul ettiğimizde onu dönüştürmüş oluyoruz. Bunu yaptığımızda ise kendi bütünlüğümüze ulaşmaya biraz daha yaklaşıyoruz.