Etiket arşivi: duygu

Hayat İçin İyi Şeyler Çalışmamız Başlıyor

Dansla, sanatla, nefesle hayat kalitesini artırmak isteyenler için Hayat İçin İyi Şeyler çalışmamız Fenerbahçe Arsu Sanat Akademisi’nde başlıyor! Ücretsiz tanıtım seanslarımız 21 Ocak Pazar ve 5 Şubat Ptesi günleri.

Bu program kapsamında 8 hafta boyunca hayat kalitemizi artırmak için kendimizle ilgili neler yapabiliriz konusuna odaklanarak bu konuda çeşitli yaklaşımlar ve uygulamalar deneyimleyerek kendimiz ve yaşamımız hakkındaki bilgeliğimizi ve ustalığımızı artıracağız. Çalışmanın temel odağı olarak yaşamımızı an be an belirleyen bedensel, zihinsel, duygusal ve ruhsal deneyimlerimizi araştıracağız ve kendimizi bu düzeylerde daha yakından tanıyacağız. Sağlıklı ve kaliteli bir yaşamın günlük hayatımızda bu dört düzeyde mümkün olduğunca dengeli bir deneyim gerektirdiği inancından yola çıkarak, bir yandan kendimize daha yakından bakarken bir yandan da kendi doğal dengemiz nasıldır, bu dengeyi nasıl yakalayıp sürdürebiliriz onu keşfedeceğiz.

8 hafta boyunca beraber devam edeceğimiz bu keşif ve öğrenme yolculuğunda zihnen ve bedenen rahatlama ve gevşeme, farkındalığımızı artırma, bedenimizin hareket kapasitesini tekrar keşfetme, topraklanma, nefes kapasitemizi artırma, hayatımıza tekrar oyunu, neşeyi ve keyfi katma, duygularımızı fark etme ve sağlıklı bir şekilde ifade etme, yaratıcılığımızı ve doğaçlama yeteneğimizi aktive etme, kendimize ve hayatın akışına güvenme gibi konularda deneyim kazanacağız. Edindiğimiz bütün deneyimler ve içgörüler bizim daha dengeli ve kaliteli bir hayat sürdürmemize yardımcı olacak.

Grup olarak gerçekleştireceğimiz tüm uygulamalarımızda yaratıcı sanat terapisi, dans-hareket terapisi, Transformal Nefes®, meditasyon, masaj gibi modern ve geleneksel bilgi ve tekniklerden yararlanacağız.

Ücretsiz olacak tanıtım çalışmalarına katılmak için Programa kayıt yaptırmak için Arsu Akademi’ye (216)3367040 numaralı telefondan ulaşmanız yeterli.

Ayrıntılı bilgi için: https://www.facebook.com/events/1542015979248853/

Akış veya Direnç: Seçim bize ait…

Dere

Direnç dediğimiz şey nedir? Hayatımızı nasıl etkiler?

Hiç kimse her zaman %100 saf pozitif odaklı kalamaz. Hepimizin şöyle veya böyle direnç gösterdiği konular vardır. Bir başka deyişle, her birimiz için pozitifte odaklı kalmamızın zor olduğu bazı konular vardır. Hayatımızda bazı konulara diğerlerine göre daha çok direnç gösteririz. Bu konular herkes için farklıdır. Kimimiz savaş konusuna karşı direnç gösterir. Kimimiz siyaset konularında direnç gösterir. Kimimiz de ilişkiler konusunda direnç gösterir. Dirençli olduğumuz bir konuda konuştuğumuz zaman dışarıya verdiğimiz enerji direnç göstermediğimiz konulara kıyasla daha farklıdır.

Direnç gösterdiğimiz bir konuda konuşurken daha çok kendimizi iyi değil kötü hissettiren düşüncelere odaklanırız. Bu düşüceler çoğu zaman çözüm yerine soruna odaklıdır. Örneğin savaş konusunu ele alırsak, savaşa karşı olmakla barış yanlısı olmak arasında ciddi bir fark vardır. Bir soruna odaklanıp ona devamlı direnmek hiç kimseye bir yarar sağlamaz. Sorunun çözümüne odaklanıp o yönde ilerlemek ise herkesin yararınadır. O nedenle savaş karşıtı göstelere katılan insanların duygu ve enerjileri çoğu zaman savaşta karşılaştığımız öfkeli ve agresif enerjiyle aynıdır.

İstemediğimiz bir şeye karşı koymakla istediğimiz bir şeye doğru gitmek arasında çok büyük fark vardır

İstemediğimiz bir şeye karşı koymakla istediğimiz bir şeye doğru gitmek arasında çok büyük fark vardır.

İstemediğimiz bir şeye karşı koymakla istediğimiz bir şeye doğru gitmek arasında çok büyük fark vardır. Bu durumu bir dereye bakarak daha kolay anlayabiliriz. Derenin akış yönünde dereyle birlikte aktığımız zaman bir direnç söz konusu değildir. Direncin olmadığı yerde çabaya da gerek olmaz. Kendi içsel enerjimizin ve evrenin akışıyla hareket ederiz, tıpkı dereden aşağı kendimizi bıraktığımızda ilerlemek için çabaya ihtiyacımız olmadığı gibi. Ancak derede akışın tersi yönünde ilerlemek istediğimiz zaman dirençle karşılaşırız ve çaba harcamak zorunda kalırız. Enerjisel olarak yüksek titreşimli bir enerjinin karşısına düşük titreşimli bir enerji ile çıkarsak yüksek titreşimi yavaşlatmış, bir ölçüde engellemiş oluruz. Direnç durumu yüksek benliğimizle olan uyumumuzu sekteye uğrattığı, hatta bağlantımızı kestiği için bizim zihinsel ve duygusal enerjimizi tüketir, cepten yememize neden olur. Sürdürülebilir bir durum değildir. Ruhsal, duygusal ve fiziksel sağlığımızı olumsuz yönde etkiler ve zamanla hastalığa yol açar.

Ruh, zihin, duygu ve beden insan dediğimiz bütünün dört yönüdür. Zihinde meydana gelen direnç hali diğer üç yönü de olumsuz etkiler. Zihindeki düşüncelerimiz ve neye odaklandığımız duygularımızı belirler, duygusal titreşimlerimiz ise zamanla bedenimizi şekillendirir. Yani aslında bedenimizi kendimiz yaratırız. Zihin, duygu ve bedendeki direnç veya kabul hali ruhumuzla olan bağlantımızın kalitesini belirler.

Zihindeki düşüncelerimiz ve neye odaklandığımız duygularımızı belirler, duygusal titreşimlerimiz ise zamanla bedenimizi şekillendirir. Yani aslında bedenimizi kendimiz yaratırız.

Zihindeki düşüncelerimiz ve neye odaklandığımız duygularımızı belirler, duygusal titreşimlerimiz ise zamanla bedenimizi şekillendirir. Yani aslında bedenimizi kendimiz yaratırız.

Direnç arttıkça bağlantımız zayıflar. Kabul arttıkça bağlantımız kuvvetlenir. Bu kendi kendisini besleyen bir süreçtir. Bağlantımız zayıfladıkça direnç gösterme eğilimimiz artar. Bağlantımız güçlendikçe kabul etme kapasitemiz artar. Eğer bu spiralde aşağı doğru yuvarlanıyorsak bir yerde bu kısır döngüyü kesintiye uğratarak spiraldeki yönümüzü yukarı doğru çevirmemiz gerekir. Bunu en kolay olarak nispeten daha somut olan bedenimiz üzerinden yapabiliriz. Fiziksel terapiler, dans-hareket terapisi, Yoga, nefes terapileri hatta spor gibi uygulamalar bu amaca hizmet eder. Eğer biz bunu bilinçli olarak yapmazsak yüksek benliğimiz bizim için bu müdahaleyi yapar, ancak bu müdahale bizim çok da tercih edeceğimiz bir şekilde olmayabilir. Son raddede müdahale biçimi ciddi kazalar, hastalıklar, şoklar şeklinde olabilir. Bu durumlar bize yüzeyde olumsuz gözükse dahi büyük resimde ruhumuzun bizi kurtarmak için yaptığı şefkat eylemleridir.

Yüksek veya öz benliğimiz dediğimiz kendi özümüzün titreşimi çok yüksektir, enerjisi sonsuzdur. Düşük titreşimli bir şeye veya düşünceye odaklandığımız zaman yüksek benliğimizden gelen yüksek titreşimli enerjinin fiziksel bedenimize akmasına karşı direnç yaratmış oluruz. Yani ruhumuzdan gelen ve yaşamı neşe, huzur ve sevgi duygularıyla pozitif olarak deneyimlememizi sağlayan enerjiye karşı direnç göstermiş oluruz.

Duygularımız bize her zaman ne zaman direnç ne zaman kabul halinde olduğumuzu söyler. Çünkü duygularımız sahip olduğumuz titreşimlerin fiziksel yansımalarıdır.

Duygularımız bize her zaman ne zaman direnç ne zaman kabul halinde olduğumuzu söyler. Çünkü duygularımız sahip olduğumuz titreşimlerin fiziksel yansımalarıdır.

Fiziksel olmayan ebedi benliğimiz, yani ruhumuz, tamamıyla dirençsizdir. Ruhumuzun bakış açısında direnç yoktur, o nedenle enerjisi de tamamen pozitiftir. Kendimizi negatif bir şeye odakladığımız zaman, bu şey ne kadar gerçek olursa olsun, aslında yaptığımız şey kendimiz için direnç yaratmaktır. Pozitif bir şeye odaklandığımız zaman ise enerjimiz ruhumuzun enerjisiyle uyumludur ve direnç söz konusu olmaz. Sevmediğimiz bir şeyi seviyormuş gibi yapamayız, kendimizi kandırmamız mümkün değildir. Ancak kendimizi her zaman yüksek benliğimizle uyumlu ve direnç yaratmayan bir şeye veya düşünceye odaklamamız mümkündür. Bu şekilde iyilik hali ve çözümlerin bize kendiliğinden akmasını sağlayabiliriz, koşullar ne olursa olsun.

Duygularımız bize her zaman ne zaman direnç ne zaman kabul halinde olduğumuzu söyler. Çünkü duygularımız sahip olduğumuz titreşimlerin fiziksel yansımalarıdır. Dolayısıyla eğer hayatımızdaki tüm konularda kendimizi iyi hissettiren şeylere odaklanırsak, arzu ettiğimiz şeyleri elde etmemiz çok daha kolay olacaktır. Mutluluk, koşullarımız ne olursa olsun odaklandığımız şeyleri bilinçli olarak seçmemizi gerektirir. Bu kesinlikle hayatın gerçeklerini inkar etmek anlamına gelmez. Kişinin kendi hayatını bilinçli olarak yaratması, koşullar ne olursa olsun, tüm olumsuzlukların ortasındayken bile, her zaman kendi gerçek özüyle uyum içinde olmasını sağlayacak bir odak noktası bulması ile mümkün olur. Sorun yerine çözümle uyumlanmamızı sağlayacak şekilde nasıl odaklanabiliriz? Olumlu bir duygu yaratmak için nasıl odaklanmamız gerekir? Olumlu duygunun varlığı bizim direnç halinde olmadığımızı, tam tersine kabulü ve kendi istediğimiz gerçekliği yaratma sürecinde olduğumuzu gösterir.

Kişinin kendi hayatını bilinçli olarak yaratması, koşullar ne olursa olsun, tüm olumsuzlukların ortasındayken bile, her zaman kendi gerçek özüyle uyum içinde olmasını sağlayacak bir odak noktası bulması ile mümkün olur.

Kişinin kendi hayatını bilinçli olarak yaratması, koşullar ne olursa olsun, tüm olumsuzlukların ortasındayken bile, her zaman kendi gerçek özüyle uyum içinde olmasını sağlayacak bir odak noktası bulması ile mümkün olur.

Örneğin konu savaş ise, tabi ki savaşı mazur görmemiz değildir söz konusu olan. Ancak savaşla ilgili olsa dahi odaklandığımızda bize kendimizi iyi hissettiren şeylere, veya savaş durumunun bizde ortaya çıkardığı, örneğin barış, sevgi gibi, istekler üzerine odaklanmamız mümkündür. Barış bizim için ne ifade ediyor, barış nasıl bir his, buna odaklanabiliriz. Kendi hayatımızda barışa daha yakın olmak için neler yapabiliriz ona odaklanabiliriz. Bu tarz bir odaklanma direnç içermez. Ayrıca bakışımızı çözüm tarafına odakladığı için çözümü yaratma sürecini destekler. Bu yaklaşım savaşın bize korkunç gelen yanlarına odaklanmaktan çok farklıdır. Böyle bir odaklanma içimizde savaş konusuna ilişkin çok güçlü negatif duygular yaratacaktır. Bunun bize veya dünyaya faydası olmamasının yanı sıra, bu tarz duygular direnç gösterdiğimiz şeyin devamlılığına hizmet eder. Soruna odaklanmak bizim titreşimsel olarak çözümle eşleşmemizi engeller. Soruna odaklandığımızda titreşimimiz sorunun titreşimi ile eşleşir, çözüme odaklandığımızda ise çözümün titreşimi ile eşleşir. Aynı anda hem soruna odaklanıp hem de çözümün titreşimi ile eşleşmemiz mümkün değildir.

Şükrederken, bir şeyi takdir ederken, bir şeyin değerini fark ederken, bir şeyin olumlu yanlarına bakarken, gülerken, kahkaha atarken, bir şeyi alkışlarken, özgürce dans ederken, keyif, neşe ve coşkunun varlığımızdan aktığını hissederken içimizde direnç yoktur. Bu anlarda kendi öz benliğimizle aynı frekansta titreşiriz. Öfke, engellenme, korku, yalnızlık, suçluluk gibi olumsuz olarak adlandırdığımız duyguları hissetmek aslında tam da istemediğimiz bir şeye odaklanmış olduğumuzun göstergesidir.

Şükrederken, bir şeyi takdir ederken, bir şeyin değerini fark ederken, bir şeyin olumlu yanlarına bakarken, gülerken, kahkaha atarken, bir şeyi alkışlarken, özgürce dans ederken, keyif, neşe ve coşkunun varlığımızdan aktığını hissederken içimizde direnç yoktur.

Şükrederken, bir şeyi takdir ederken, bir şeyin değerini fark ederken, bir şeyin olumlu yanlarına bakarken, gülerken, kahkaha atarken, bir şeyi alkışlarken, özgürce dans ederken, keyif, neşe ve coşkunun varlığımızdan aktığını hissederken içimizde direnç yoktur.

Yani yaptığımız şey, istediğimiz şeye doğru gitmek yerine istemediğimiz şeyi itmeye çalışmaktır.
Dirençli olduğumuz her an aslında istediğimiz şeyin gerçekleşmesini kendi kendimize engellemiş oluruz. İşte bu nedenle eğer kendi gerçekliğimizi yaratmak istiyorsak direncin nasıl işlediğini anlamamız çok önemlidir. En temel anlamıyla direnç dediğimiz duruma istediğimiz şeylerin titreşimiyle eşleşmeyen titreşimlere sahip olan düşüncelerimiz neden olur. Tam da bu nedenle bu düşünceleri olumsuz olarak algılarız. Öz benliğimizle uyumlu değillerdir. Dirençlerimizi fark etmek zihinsel, bedensel ve duygusal farkındalık gerektirir. Farkındalık düşüncelerimizi gözlemleyebilmemizi, dugularımızı bedende hissedebilmemizi sağlar. Hayattaki her şeye karşı bir merak ve bilmeme haliyle yaklaştığımızda farkındalığımız daha güçlü olur. Bu hali en somut olarak meditasyon sırasında deneyimleriz. Meditasyon farkındalığımızı güçlendirir. Farkındalıkla beraber içimizdeki bilgeyi harekete geçirmek ve direnci fark ederek dönüştürmek için kendimize sormamız gereken soruların bazıları şunlardır:

En temel anlamıyla direnç dediğimiz duruma istediğimiz şeylerin titreşimiyle eşleşmeyen titreşimlere sahip olan düşüncelerimiz neden olur.

En temel anlamıyla direnç dediğimiz duruma istediğimiz şeylerin titreşimiyle eşleşmeyen titreşimlere sahip olan düşüncelerimiz neden olur.

Şu anda düşündüğüm/ konuştuğum/yaptığım şey faydalı mı?

Şu anda düşündüğüm şeyler, söylediğim sözler, yaptığım eylemleri olumlu bir şeye çekildiğim için mi yoksa olumsuz bir şeyi itmek, ondan kurtulmak için mi yapıyorum?

Şu anda düşündüğüm şeyler, söylediğim sözler, yaptığım eylemler için beni harekete geçiren duygu nedir? Korku, kaygı, öfke veya üzüntü mü, yoksa keyif, huzur, neşe veya coşku mu?

Şu anda düşündüğüm şeyler, söylediğim sözler, yaptığım eylemler bir direnç halini mi, yoksa bir kabul halinde isteklerimi mi yansıtıyor?

Şu anda yaşadığım şey her ne olursa olsun düşüncelerim, sözlerim ve eylemlerim çözüme ve olumlu duyguya odaklı mı?

Bu soruları hayatımızın her anında sorabiliriz. Zamanla bu bir alışkanlık halini alacak ve içgörümüzü güçlendirecektir. Ve giderek zihnimizde soru sormak zorunda kalmadan içten gelen bir bilme haliyle hayatımızı dirençsiz bir akış halinde yaşamamız mümkün olacaktır. 🙂

 

Sağlıklı ego gelişiminde kişisel sınırların önemi (1)

Sağlıklı ego gelişiminde kişisel sınırların önemi “Ya olduğun gibi görün; ya da göründüğün gibi ol.”
Hz. Mevlana

Not: Bu yazı bizleri sınırsız bir fedakarlıkla büyütüp yetiştiren annelerimize adanmıştır.

Kişisel sınırlar ne demektir? Nasıl sağlıklı kişisel sınırlar oluşturabilirim? Sevdiklerimle olan ilişkilerimde kişisel sınırlar olmalı mıdır? Evrendeki her şey birse sınırlar koymaya gerek var mıdır?

Fiziksel bir gerçeklikte yaşıyoruz. O nedenle bir ego algımız vardır ve bu algı aynı zamanda bizim için bir sınır algısı yaratır. Yani kendimizle “başkası” olarak gördüğümüz kişiyi veya nesneyi ayrı olarak algılarız. Peki kişisel sınırlar ne demektir? Kişisel sınırlar bir kişinin dış dünya ile nasıl bir ilişki kuracağını belirleyen prensiplerdir. Bunlar kişinin inançları, görüşleri, yaklaşımları, geçmiş deneyimleri ve toplumda öğrendiği şeylerin karışımından oluşan davranış kurallarıdır.

Kişisel sınırlar kişiler arasındaki ilişkileri iki yönlü olarak belirler. Kişinin hoşlandığı ve hoşlanmağı şeyleri, ona göre neyin yanlış neyin doğru olduğunu belirleyerek kişinin kendisini tanımlamasına yardımcı olur. Bu tanımları yapmak ise başkalarının bize nasıl davranmasına izin vereceğimizi veya vermeyeceğimizi belirlememize yardımcı olur.

Kişisel sınırlar bir kişinin dış dünya ile nasıl bir ilişki kuracağını belirleyen prensiplerdir.

Kişisel sınırlar bir kişinin dış dünya ile nasıl bir ilişki kuracağını belirleyen prensiplerdir.

Sağlıksız kişisel sınırlarımız olduğunu gösteren durumlardan bazılarını şöyle örnekleyebiliriz: evet demek isterken hayır demek veya bunun tersi, hayır dediğimizde kendimizi suçlu hissetmek, başkalarını memnun etmek için kendi değerlerimize veya içimizde hissettiğimiz şeye aykırı davranmak, içimizden bir şey demek geldiğinde susmak ve sesimizi çıkartmamak, kabul görmek için bir başkasının inanç ve fikirlerini kendimize mal etmek, bize kötü davranan birisine karşı ses çıkartmamak, istemediğimiz halde birisinin bize dokunmasına veya cinsel ilişkiye girmesine izin vermek, bir başkasının rahatını bozmamak veya isteklerini ve ihtiyaçlarını karşılamak için kendimizin rahatsızlığına göz yummak, kendimizi işe yarar hissetmek için aşırı verici olmak, bir başkasının yaşadığı sorunlar ve zorluklarla aşırı ilgilenmek, ilişkilerde kendi duygusal ihtiyaçlarımızı tanımlamamak ve karşı tarafa bildirmemek. Burada farkına varmamız gereken en önemli şey sorunun aslında başkalarının bizim sınırlarımızı ihlal etmesinden değil, bizim kendi sınırlarımızı ihlal etmemizden kaynaklandığıdır. Birinin sınırlarımızı ihlal etmesine izin verdiğimizde aslında kendi sınırlarımızı kendimiz ihlal ediyoruzdur. Bu aslında kendimize yaptığımız bir ihanettir, çünkü kendi hissettiklerimizi dikkate almadığımızda kendimizi terk etmiş ve kendimize zarar vermiş oluruz.

Eğer sınırlarımızı mantıklı zihnin doğru veya yanlış, istenen veya istenmeyen algısına göre, veya başka insanların sağlıklı sınırların nasıl olması gerektiği hakkındaki görüşlerine göre belirliyor olsaydık durum oldukça karmaşıklaşabilirdi. Kişisel sınırlar başlığı altında fiziksel, duygusal, zihinsel, ruhsal ve cinsel sınırlardan bahsedebiliriz. Ancak sınırları algılamanın daha kolay bir yolu var. Tanımladığımız sınırlar

Birinin sınırlarımızı ihlal etmesine izin verdiğimizde aslında kendi sınırlarımızı kendimiz ihlal ederiz, ve bu aslında kendimize yaptığımız bir ihanettir.

Birinin sınırlarımızı ihlal etmesine izin verdiğimizde aslında kendi sınırlarımızı kendimiz ihlal ederiz, ve bu aslında kendimize yaptığımız bir ihanettir.

aslında duygularımızdan çok da farklı değildir. Duygularımız herhangi bir kişisel sınırımızın ihlal edilip edilmediğini bize her zaman söyler. Yani duygularımızı hissettiğimiz ve onlara kulak verdiğimiz sürece sınırlarımızın nerede olduğunu gayet net bir şekilde biliriz. Örneğin birisi bizi inciten bir şey söylediğinde bu duygusal sınırımızın ihlal edildiği anlamına gelir ve kendimizi incinmiş hissederiz. Bu da bize duygusal sınrlarımızı gözden geçirmemiz gerektiği mesajını verir. Veya birisi bizi bir yere davet etti ve içimizden gitmek gelmediği halde gittik. Bu durumda kendi sınırımızı ihlal etmiş oluruz ve bedenimiz bu gerçeği bize olumsuz duygular yaşatmak yoluyla anlatır. O nedenle her gün ve her an duygularımızla bağlantıda olmamız çok önemlidir.

Kişisel sınırımız dediğimiz şeyi kişisel mutluluğumuzu, onurumuzu, arzularımızı ve ihtiyaçlarımızı biricik bir şekilde tanımlayan ve evrenin geri kalanından ayıran bir çizgi olarak düşünebiliriz. Kendi duygularını dinlemeyen ve dikkate almayan kişi kendi sınırlarını; başkalarının duygularını dinlemeyen ve dikkate almayan kişi de başkalarının sınırlarını ihlal eder. Günlük olaylar karşısında oluşan hislerimizi ve duygularımızı farkında olmak bunun için çok önemlidir. Gerçekten yaşanmaya değer bir hayat kurmak, yaşam deneyiminden keyif almak ve kendi hakikatimizle uyumlu bir şekilde yaşamak istiyorsak duygularımıza kulak verip onları dikkate almamız gerekir.

Duygularımız herhangi bir kişisel sınırımızın ihlal edilip edilmediğini bize her zaman söyler. O nedenle her gün ve her an duygularımızla bağlantıda olmamız çok önemlidir.

Duygularımız herhangi bir kişisel sınırımızın ihlal edilip edilmediğini bize her zaman söyler. O nedenle her gün ve her an duygularımızla bağlantıda olmamız çok önemlidir.

Sınırlarımızı oluşturan kendi kişisel hakikatimizi sadece ve sadece biz tanımlayabiliriz. Toplum, anne-babamız, arkadaşlarımız veya partnerimiz bize kişisel sınırlarımızın ne olduğunu söyleyemez, bunu sadece biz bilebiliriz. Ancak aslında devamlı bunu yapmaya çalışırlar. Bize sınırlarımızın nasıl olması veya olmaması gerektiğini, nasıl olduğunu veya olmadığını söylemeye çalışırlar. Ancak onların bedenimize  girip bizim adımıza hissetmeleri mümkün değildir. Kim olduğumuzu ve ne istediğimizi sadece bizim bilmemiz değil, bunu aynı zamanda başkalarının da bildiğinden emin olmamız çok önemlidir. Kim olduğumuzdan ve ne istediğimizden utanç duyuyorsak kişisel sınırlarımız zayıf demektir.

Çocukken kendi öz benliğimizden utanırız. Ailemizde ve toplumda kabul görebilmek için kendimize etafımızdaki insanların kabul edebileceği bir kimlik yaratmamız gerekir. Jung’un persona olarak adlandırdığı sahte bir benlik. Bu bir hayatta kalma mekanizmasıdır. Ancak zamanla gerçekten de olmamız gerektiğini düşündüğümüz kişi haline gelerek gerçekte olduğumuz kişiden utanç duymaya başlarız.

Peki sahte bir benlik yaratmış olduğumuzu nasıl anlarız? Gerçekten ne istediğimizi biliyor muyuz? Başkalarının bize ne düşünmemiz, neye inanmamız veya ne hissetmemiz gerektiğini söylemesine izin veriyor muyuz? Aslında istemediğimiz şeyleri yapıyor muyuz? Aslında hayır demek isterken evet, evet demek isterken hayır diyor muyuz? İnsanların gerçekte nasıl hissettiğimizi bilmesinden korkuyor muyuz? İnsanların bizim hakkımızda olumsuz düşünmesinden korkuyor muyuz?

Aslında hayır demek isterken evet, evet demek isterken hayır diyor muyuz?

Aslında hayır demek isterken evet, evet demek isterken hayır diyor muyuz?

Sınırların ihlali denince birçok kişinin aklına müdahaleci bir ihlal gelir. Örneğin tecavüzde olduğu gibi, birisi bize bir şey yapar ve bu doğrudan bize yönelik bir ihlaldir. Ancak ihlal uzaklaşma şeklinde de olabilir. Bu durum bize yakın olan birinin kendisini bizden geri çekmesi durumunda oluşur. Kişi bizden uzaklaşarak duygusal bir sınırı ihlal eder. Bu da bir sınır ihlalidir ve bazen en çok acı vereni olabilir. Eğer çocukken bizi onaylamayan bir anne veya babamız olmuşsa sağlıklı sınırlar kurmakta çok zorlanabiliriz. Kendimizi ve başkalarını devamlı sınırlarımızı ihlal ederken bulabiliriz. Sınırlarımız hiç oluşmamış da olabilir. Örneğin çok yoğun çalışan ve kendisine çok kısıtlı zaman ayıran bir babaya veya anneye sahip olan çocuk bu durum karşısında hissettiği kızgınlığı ifade edebilir. Ebeveyni buna “seninle tanıdığım tüm anne-babaların çocuklarıyla geçirdiği zamandan daha fazla zaman geçiriyorum” şeklinde bir yanıtla karşılık verdiğinde çocuğun öfkesi ebeveyn tarafından onaylanmamış olduğundan çocuk utanç duyacak, hatta haline şükretmediği için utancı daha da artacaktır. Çocuk bu şekilde, hissettiği şeyin doğru olmadığını ve böyle hissettiği için utanç duyması gerektiğini öğrenir. Öfke kabul edilebilir bir duygu olmadığından çocuk kendisine öfkelenemeyen, potansiyel olarak her zaman “teşekkür ederim” diyen sahte bir benlik yaratır. Zamanla kendisinin gerçekte mutlu ve şükran dolu bir kişi olduğuna inanacak, ancak aslında derinlerde bir yerde öfkeli olduğu gerçeğini hiçbir zaman farkına varıp kabul etmeyecektir.

Çocukken hissettiğimiz şeyin doğru olmadığını ve böyle hissettiğimiz için utanç duymamız gerektiğini öğreniriz.

Çocukken hissettiğimiz şeyin doğru olmadığını ve böyle hissettiğimiz için utanç duymamız gerektiğini öğreniriz.

Birçok farklı nedenden ötürü sağlıklı sınırlar koymamız kolay değildir. Birincisi, başkalarının ihtiyaçları ve duyguları genelde bizim için daha önceliklidir. İkincisi kendimizi yeterince tanımayız. Üçüncüsü bizim de birey olarak haklarımızın olduğunun farkında değilizdir. Dördüncüsü sınırlar koymanın ilişkimizi tehlikeye atacağına inanırız. Beşincisi sağlıklı sınırların nasıl olacağını hiç bir zaman öğrenmemiş olabiliriz.

(devam edecek)