Sağlıklı ego gelişiminde kişisel sınırların önemi (1)

Sağlıklı ego gelişiminde kişisel sınırların önemi “Ya olduğun gibi görün; ya da göründüğün gibi ol.”
Hz. Mevlana

Not: Bu yazı bizleri sınırsız bir fedakarlıkla büyütüp yetiştiren annelerimize adanmıştır.

Kişisel sınırlar ne demektir? Nasıl sağlıklı kişisel sınırlar oluşturabilirim? Sevdiklerimle olan ilişkilerimde kişisel sınırlar olmalı mıdır? Evrendeki her şey birse sınırlar koymaya gerek var mıdır?

Fiziksel bir gerçeklikte yaşıyoruz. O nedenle bir ego algımız vardır ve bu algı aynı zamanda bizim için bir sınır algısı yaratır. Yani kendimizle “başkası” olarak gördüğümüz kişiyi veya nesneyi ayrı olarak algılarız. Peki kişisel sınırlar ne demektir? Kişisel sınırlar bir kişinin dış dünya ile nasıl bir ilişki kuracağını belirleyen prensiplerdir. Bunlar kişinin inançları, görüşleri, yaklaşımları, geçmiş deneyimleri ve toplumda öğrendiği şeylerin karışımından oluşan davranış kurallarıdır.

Kişisel sınırlar kişiler arasındaki ilişkileri iki yönlü olarak belirler. Kişinin hoşlandığı ve hoşlanmağı şeyleri, ona göre neyin yanlış neyin doğru olduğunu belirleyerek kişinin kendisini tanımlamasına yardımcı olur. Bu tanımları yapmak ise başkalarının bize nasıl davranmasına izin vereceğimizi veya vermeyeceğimizi belirlememize yardımcı olur.

Kişisel sınırlar bir kişinin dış dünya ile nasıl bir ilişki kuracağını belirleyen prensiplerdir.

Kişisel sınırlar bir kişinin dış dünya ile nasıl bir ilişki kuracağını belirleyen prensiplerdir.

Sağlıksız kişisel sınırlarımız olduğunu gösteren durumlardan bazılarını şöyle örnekleyebiliriz: evet demek isterken hayır demek veya bunun tersi, hayır dediğimizde kendimizi suçlu hissetmek, başkalarını memnun etmek için kendi değerlerimize veya içimizde hissettiğimiz şeye aykırı davranmak, içimizden bir şey demek geldiğinde susmak ve sesimizi çıkartmamak, kabul görmek için bir başkasının inanç ve fikirlerini kendimize mal etmek, bize kötü davranan birisine karşı ses çıkartmamak, istemediğimiz halde birisinin bize dokunmasına veya cinsel ilişkiye girmesine izin vermek, bir başkasının rahatını bozmamak veya isteklerini ve ihtiyaçlarını karşılamak için kendimizin rahatsızlığına göz yummak, kendimizi işe yarar hissetmek için aşırı verici olmak, bir başkasının yaşadığı sorunlar ve zorluklarla aşırı ilgilenmek, ilişkilerde kendi duygusal ihtiyaçlarımızı tanımlamamak ve karşı tarafa bildirmemek. Burada farkına varmamız gereken en önemli şey sorunun aslında başkalarının bizim sınırlarımızı ihlal etmesinden değil, bizim kendi sınırlarımızı ihlal etmemizden kaynaklandığıdır. Birinin sınırlarımızı ihlal etmesine izin verdiğimizde aslında kendi sınırlarımızı kendimiz ihlal ediyoruzdur. Bu aslında kendimize yaptığımız bir ihanettir, çünkü kendi hissettiklerimizi dikkate almadığımızda kendimizi terk etmiş ve kendimize zarar vermiş oluruz.

Eğer sınırlarımızı mantıklı zihnin doğru veya yanlış, istenen veya istenmeyen algısına göre, veya başka insanların sağlıklı sınırların nasıl olması gerektiği hakkındaki görüşlerine göre belirliyor olsaydık durum oldukça karmaşıklaşabilirdi. Kişisel sınırlar başlığı altında fiziksel, duygusal, zihinsel, ruhsal ve cinsel sınırlardan bahsedebiliriz. Ancak sınırları algılamanın daha kolay bir yolu var. Tanımladığımız sınırlar

Birinin sınırlarımızı ihlal etmesine izin verdiğimizde aslında kendi sınırlarımızı kendimiz ihlal ederiz, ve bu aslında kendimize yaptığımız bir ihanettir.

Birinin sınırlarımızı ihlal etmesine izin verdiğimizde aslında kendi sınırlarımızı kendimiz ihlal ederiz, ve bu aslında kendimize yaptığımız bir ihanettir.

aslında duygularımızdan çok da farklı değildir. Duygularımız herhangi bir kişisel sınırımızın ihlal edilip edilmediğini bize her zaman söyler. Yani duygularımızı hissettiğimiz ve onlara kulak verdiğimiz sürece sınırlarımızın nerede olduğunu gayet net bir şekilde biliriz. Örneğin birisi bizi inciten bir şey söylediğinde bu duygusal sınırımızın ihlal edildiği anlamına gelir ve kendimizi incinmiş hissederiz. Bu da bize duygusal sınrlarımızı gözden geçirmemiz gerektiği mesajını verir. Veya birisi bizi bir yere davet etti ve içimizden gitmek gelmediği halde gittik. Bu durumda kendi sınırımızı ihlal etmiş oluruz ve bedenimiz bu gerçeği bize olumsuz duygular yaşatmak yoluyla anlatır. O nedenle her gün ve her an duygularımızla bağlantıda olmamız çok önemlidir.

Kişisel sınırımız dediğimiz şeyi kişisel mutluluğumuzu, onurumuzu, arzularımızı ve ihtiyaçlarımızı biricik bir şekilde tanımlayan ve evrenin geri kalanından ayıran bir çizgi olarak düşünebiliriz. Kendi duygularını dinlemeyen ve dikkate almayan kişi kendi sınırlarını; başkalarının duygularını dinlemeyen ve dikkate almayan kişi de başkalarının sınırlarını ihlal eder. Günlük olaylar karşısında oluşan hislerimizi ve duygularımızı farkında olmak bunun için çok önemlidir. Gerçekten yaşanmaya değer bir hayat kurmak, yaşam deneyiminden keyif almak ve kendi hakikatimizle uyumlu bir şekilde yaşamak istiyorsak duygularımıza kulak verip onları dikkate almamız gerekir.

Duygularımız herhangi bir kişisel sınırımızın ihlal edilip edilmediğini bize her zaman söyler. O nedenle her gün ve her an duygularımızla bağlantıda olmamız çok önemlidir.

Duygularımız herhangi bir kişisel sınırımızın ihlal edilip edilmediğini bize her zaman söyler. O nedenle her gün ve her an duygularımızla bağlantıda olmamız çok önemlidir.

Sınırlarımızı oluşturan kendi kişisel hakikatimizi sadece ve sadece biz tanımlayabiliriz. Toplum, anne-babamız, arkadaşlarımız veya partnerimiz bize kişisel sınırlarımızın ne olduğunu söyleyemez, bunu sadece biz bilebiliriz. Ancak aslında devamlı bunu yapmaya çalışırlar. Bize sınırlarımızın nasıl olması veya olmaması gerektiğini, nasıl olduğunu veya olmadığını söylemeye çalışırlar. Ancak onların bedenimize  girip bizim adımıza hissetmeleri mümkün değildir. Kim olduğumuzu ve ne istediğimizi sadece bizim bilmemiz değil, bunu aynı zamanda başkalarının da bildiğinden emin olmamız çok önemlidir. Kim olduğumuzdan ve ne istediğimizden utanç duyuyorsak kişisel sınırlarımız zayıf demektir.

Çocukken kendi öz benliğimizden utanırız. Ailemizde ve toplumda kabul görebilmek için kendimize etafımızdaki insanların kabul edebileceği bir kimlik yaratmamız gerekir. Jung’un persona olarak adlandırdığı sahte bir benlik. Bu bir hayatta kalma mekanizmasıdır. Ancak zamanla gerçekten de olmamız gerektiğini düşündüğümüz kişi haline gelerek gerçekte olduğumuz kişiden utanç duymaya başlarız.

Peki sahte bir benlik yaratmış olduğumuzu nasıl anlarız? Gerçekten ne istediğimizi biliyor muyuz? Başkalarının bize ne düşünmemiz, neye inanmamız veya ne hissetmemiz gerektiğini söylemesine izin veriyor muyuz? Aslında istemediğimiz şeyleri yapıyor muyuz? Aslında hayır demek isterken evet, evet demek isterken hayır diyor muyuz? İnsanların gerçekte nasıl hissettiğimizi bilmesinden korkuyor muyuz? İnsanların bizim hakkımızda olumsuz düşünmesinden korkuyor muyuz?

Aslında hayır demek isterken evet, evet demek isterken hayır diyor muyuz?

Aslında hayır demek isterken evet, evet demek isterken hayır diyor muyuz?

Sınırların ihlali denince birçok kişinin aklına müdahaleci bir ihlal gelir. Örneğin tecavüzde olduğu gibi, birisi bize bir şey yapar ve bu doğrudan bize yönelik bir ihlaldir. Ancak ihlal uzaklaşma şeklinde de olabilir. Bu durum bize yakın olan birinin kendisini bizden geri çekmesi durumunda oluşur. Kişi bizden uzaklaşarak duygusal bir sınırı ihlal eder. Bu da bir sınır ihlalidir ve bazen en çok acı vereni olabilir. Eğer çocukken bizi onaylamayan bir anne veya babamız olmuşsa sağlıklı sınırlar kurmakta çok zorlanabiliriz. Kendimizi ve başkalarını devamlı sınırlarımızı ihlal ederken bulabiliriz. Sınırlarımız hiç oluşmamış da olabilir. Örneğin çok yoğun çalışan ve kendisine çok kısıtlı zaman ayıran bir babaya veya anneye sahip olan çocuk bu durum karşısında hissettiği kızgınlığı ifade edebilir. Ebeveyni buna “seninle tanıdığım tüm anne-babaların çocuklarıyla geçirdiği zamandan daha fazla zaman geçiriyorum” şeklinde bir yanıtla karşılık verdiğinde çocuğun öfkesi ebeveyn tarafından onaylanmamış olduğundan çocuk utanç duyacak, hatta haline şükretmediği için utancı daha da artacaktır. Çocuk bu şekilde, hissettiği şeyin doğru olmadığını ve böyle hissettiği için utanç duyması gerektiğini öğrenir. Öfke kabul edilebilir bir duygu olmadığından çocuk kendisine öfkelenemeyen, potansiyel olarak her zaman “teşekkür ederim” diyen sahte bir benlik yaratır. Zamanla kendisinin gerçekte mutlu ve şükran dolu bir kişi olduğuna inanacak, ancak aslında derinlerde bir yerde öfkeli olduğu gerçeğini hiçbir zaman farkına varıp kabul etmeyecektir.

Çocukken hissettiğimiz şeyin doğru olmadığını ve böyle hissettiğimiz için utanç duymamız gerektiğini öğreniriz.

Çocukken hissettiğimiz şeyin doğru olmadığını ve böyle hissettiğimiz için utanç duymamız gerektiğini öğreniriz.

Birçok farklı nedenden ötürü sağlıklı sınırlar koymamız kolay değildir. Birincisi, başkalarının ihtiyaçları ve duyguları genelde bizim için daha önceliklidir. İkincisi kendimizi yeterince tanımayız. Üçüncüsü bizim de birey olarak haklarımızın olduğunun farkında değilizdir. Dördüncüsü sınırlar koymanın ilişkimizi tehlikeye atacağına inanırız. Beşincisi sağlıklı sınırların nasıl olacağını hiç bir zaman öğrenmemiş olabiliriz.

(devam edecek)

Eros-Ego İkilemi

Eros Ego İkilemiSevgi olmadan ruh yaşamla bağlantıya geçemez. Bebeklerin ilk yaptıkları şey bir kişiyle veya bir şeyle bağ kurmaktır. Bu önce anne veya baba, daha sonra bir battaniye veya oyuncak olabilir. Çocuk büyüdükçe bağ kurduğu şeylerin yelpazesi de evi, odası, oyuncakları, arkadaşları, kardeşleri, oyunlar, kitaplar ve faaliyetler gibi birçok kişi ve nesneyi içine alacak şekilde genişler.

Çocuğun küçükken sevgi ve bağ kurmaya dair yaşadığı sorunlar ilerki yaşlarda bağ kuramama, otizm, narsisizm gibi rahatsızlıkların yanı sıra “normal” insanlarda görülen bir kişiye, bir işe veya belli değerlere bağlanamama gibi birçok farklı şekillerde kendisini gösterebilir.

Bizi hayatta gerçekten canlı kılan Eros, yani tutku, bağlanma, arzu ve hatta şehvettir.

Bizi hayatta gerçekten canlı kılan Eros, yani tutku, bağlanma, arzu ve hatta şehvettir.

Bağlanma ve bağ kurma Eros’un himayesinde gerçekleşir. Bu bağlanmalar oldukça ilkel, tensel ve fizikseldir. Bebeğin anneye ilk bağlanması en temel fonksiyon olan emmeyi içerir. Bu bağ bebeğin hem fiziksel ve duygusal açlığını hem de rahatsızlığını giderir. Aşıkların cinsel yakınlaşması da benzer nitelikte fiziksellik, kırılganlık ve güvenin yanı sıra samimiyet, cinsel ifade ve boşalma, tanıma ve tanınma gibi isteklerin doyurulmasını içerir.

Bir manzaraya, işimize, bir faaliyete, bir davaya, bir dine veya bir yaşam tarzına tutkuyla bağlandığımız zaman Eros’un oklarına hedef olduk demektir. Eros devredeyken bağlandığımız şeye olan bağımız öylesine güçlüdür ki onu kaybetme düşüncesi bile bize dayanılmaz bir acı verir. Öte yandan eğer hayatımızda Eros yoksa bu dünyaya gelmiş olsak da gerçekten yaşadığımızı hissedemeyiz. Ruhumuz dünyada kalamaz. Bizi gerçekten canlı kılan Eros, yani tutku, bağlanma, arzu ve hatta şehvettir.

Eros’un etkisindeyken aldığımız kararlar hissidir. Örneğin bedenimiz nedenini bilmediğimiz bir şekilde birine karşı çekim duyarken bir başkası itici gelir. Belirli bir fikri veya eylemi düşündüğümüzde bedenimiz canlanır, enerji dolar ve harekete hazır hale gelir. Bir başkasını düşündüğümüzde ise bedenimiz ağırlaşır, donuklaşır ve hareketsizleşir. Eğer zihnimiz ve bedenimiz farklı yönleri gösteriyorsa, bedeni zihnin istediği yönde hareket ettirebilsek bile hayatı devamlı bir çaba ve mücadele şeklinde deneyimlemeye başlarız. Eğer zihnimiz ve bedenimiz uyum içindeyse kararlarımızı alırken kolaylıkla ve güvenle bedenimizin sinyallerini kullanabilir ve yaşamı çabasız bir akış halinde deneyimleriz.

Zihnimiz ve bedenimiz uyum içindeyse kararlarımızı alırken kolaylıkla ve güvenle bedenimizin sinyallerini kullanabiliriz ve yaşamı çabasız bir akış halinde deneyimleriz.

Zihnimiz ve bedenimiz uyum içindeyse kararlarımızı alırken kolaylıkla ve güvenle bedenimizin sinyallerini kullanabilir ve yaşamı çabasız bir akış halinde deneyimleriz.

Çocukken bize sadece Eros hakimdir. Kontrolcü zihinle bağlantımız yoktur. Tutkularımız hayatımızı belirler. İlk olarak ebeveynlerimizle, mutlu veya trajik, bir aşk yaşarız. Eğer herkes gibi bir çocuksak en kötü ebeveynleri bile ister istemez kabul ederiz; çünkü onlar bizim anne-babamızdır. Onların bizim hakkımızdaki tutumlarını herhangi bir değerlendirme veya filtreleme yapmadan kabul eder ve içselleştiririz. Bu nedenle büyüdükten sonra uzun yıllarımızı kendi bağımsız egomuzu geliştirebilmek için terapide geçirmek zorunda kalabiliriz. Bize tutkularımıza ket vurmayı ve kontrol altında tutmayı öğreten ebeveynlerimiz veya onların rolündeki kişilerdir. Paradoksal bir şekilde tutkularımıza ket vurmayı öğrenmemizin nedeni, ebeveynlerimiz için hissettiğimiz tutkudan kaynaklanan onları memnun etme isteğimizdir.

Yetişkinliğe doğru adım attıkça kiminle evleneceğimiz, ne iş yapacağımız, hangi hobilerle ilgileneceğimiz, nerede ve nasıl yaşayacağımız, hangi siyasi görüş, felsefe veya dine yakın olacağımız gibi temel bazı konularda seçimler yapmak ve taahhütlerde bulunmak durumunda kalırız. Tüm seçimlerimizi sadece zihin veya egomuzla yapmak tabi ki mümkündür. Bu durumda kararlarımız oldukça makul ve pratik olacaktır. Ancak bu tutum genellikle Eros’un bastırılmasını gerektirir.

Seçimlerimizi sadece zihin veya egomuzla yaptığımız taktirde kararlarımız oldukça makul ve pratik olacaktır. Ancak bunu yapmak genellikle Eros’un bastırılmasını gerektirir.

Seçimlerimizi sadece zihin veya egomuzla yaptığımız taktirde kararlarımız oldukça makul ve pratik olacaktır. Ancak bunu yapmak genellikle Eros’un bastırılmasını gerektirir.

Eros egoyla değil ruhla ilişkilidir. Zihnin baskın olduğu günümüz modern toplumunda Eros’a karşı güçlü kültürel yasaklar vardır. Eğer şanslıysak, bazı seçimlerimizi Eros’un etkisi ile yapabiliriz. Bunlar çoğu zaman bize seçim gibi dahi gelmeyebilir. Kendimizi daha çok ele geçirilmiş hissederiz. Mesela birine, özellikle de bize uygun olmayan birine aşık olduğumuzda; veya hayatımızı adamak istediğimiz bir iş söz konusu olduğunda. Bazı insanlar kazancı çok iyi olmamasına veya maddi başarı olasılığı az olmasına rağmen kendilerini (sanatçılık gibi) belirli bir işe adamak için içlerinde çok güçlü bir çağrı hissederler. Ruhumuzun yaptığı bu çağrıyı tanırız, çünkü bu çağrı genellikle daha temkinli olan egomuzun bizim için yapacağı seçime uymaz.

Joseph Campbell hayatta iki yol olduğundan bahsetmiştir. Bir tanesi sağ tarafın yoldur, yani daha temkinli ve pratik olan egonun yolu. Ancak Campbell bizleri uyarmıştır. Egonun yolundan gidip başarı basamaklarını çıkabiliriz; ancak tepeye vardığımızda merdiveni yanlış duvara dayadığımızı fark etmek acı olabilir. Sol tarafın yolu, yani ruhun yolu, daha risklidir. Bu kendi kutsanmışlığımızı, aşkınlığımızı, tutkumuzu takip ettiğimiz yoldur. Toplum bu yolu kabul etmeyebilir ve yolun bizi nereye götüreceği belirsizdir. Ancak bu yol izlemeye değerdir çünkü bu yoldaki esas ödül yolculuğun kendisidir.

Egonun yolundan gidip başarı basamaklarını çıkabiliriz; ancak tepeye vardığımızda merdiveni yanlış duvara dayadığımızı fark etmek acı olacaktır.

Egonun yolundan gidip başarı basamaklarını çıkabiliriz; ancak tepeye vardığımızda merdiveni yanlış duvara dayadığımızı fark etmek acı olabilir.

Eros temkinsizliği, ihtiyatsızlığı ile dikkat çeker. Antik çağda tanrı Eros’un rastgele tamamen uygunsuz bir şeye bakarken attığı bir okla vurulmanın kozmik bir lanet olduğuna inanılırdı. Eros’un gücünü belki de en çok aşık olduğumuzda, özellikle de egomuzun seçmeyeceği, belki görünüşü güzel olmayan , eğitimsiz veya parasız birine aşık olduğumuzda fark ederiz. Deneyimlerimiz zihnimizde sürekli yaptığımız değerlendirmelerle çelişmeye devam ettikçe, hayatımızı düşündüğümüz kadar da iyi kontrol edemediğimizin farkına varırız.

Şehvet sadece bedensel bir olguyken, Eros ruh ve beden uyum halindeyken ortaya çıkan tutkudur. Orgazmı da içeren cinsel tutku kontrolü bırakmayı gerektirir ve egonun geçici olarak devre dışı kalmasını sağlar. Ego bu durumu bir yandan isterken diğer yandan bir tehdit olarak algılar. Bir başka kişiye veya bir işe bağlanmak aynı zamanda bağlanan kişinin seçimlerini kısıtlar. Kişi için seçeneklerin kaybı veya bir nevi ölümü anlamına gelir. Erotik aşk bizi tamamen ele geçirdiğinde ego kontrolümüzü kaybederiz ve bu durum birçok kadın ve erkekte neredeyse kontrol edilemez bir paniğe yol açar.

Aşıkların tutkularını sürdürebilmek için ilişkileri içinde birbirleriyle gündelik ego düzeyinde somut bağlar kurması gerekir.

Aşıkların tutkularını sürdürebilmek için ilişkileri içinde birbirleriyle gündelik ego düzeyinde somut bağlar kurması gerekir.

Çözüm egoyu görmezden gelmek değildir. Egonun kontrolünde tamamen değilken hissettiğimiz bu panik, henüz tutkuyu içinde tutabilecek kadar güçlenmemiş zayıf ego gelişimimizin bir sonucudur. Aşıklar kendilerini geri çeker, çünkü her ikisi de henüz kendilerini kaybetmeden yoğun bir yakınlaşmayı kaldırabilecek güçte bir ego yapısına sahip değildir. Yoğun tutkuyu kaldırabilmek için güçlü bir kimlik gereklidir. Aşıkların tutkularını sürdürebilmek için ilişkileri içinde birbirleriyle gündelik ego düzeyinde somut bağlar kurması gerekir. Benliklerinin ve ilişkilerinin derin katmanlarının var olan tutkuyu kaldırabilmesi için aşıkların birlikte zaman geçirmeleri, birbirlerini farklı düzeylerde tanımaları ve aralarında tutkunun yanı sıra bir arkadaşlık bağı kurmaları gerekir.

Sevgi ruhun gıdasıdır ve egoyu doğuran da ruhtur. Sevgi olmadan ego dediğimiz kap zamanla kurumaya ve kırılganlaşmaya başlar. En derin hislerimizle bağlantı halindeyken sokakta evsiz birinin yanından geçtiğimizde hüzünlenir, haberlerde açlık çeken çocukları izlerken biz de acı çekeriz. Kendimize baktığımızda sevildiğini hissetmeyen ve insanlarla daha yakın ve samimi bir bağ kurmanın özlemini çeken tarafımız bize dokunur. Eğer bu konulara dair yapabileceğimiz bir şey yoksa egomuz bizde ölümü hatırlatan derin bir çaresizlik hissi yaratır. Eğer yapabileceğimiz veya yapmak istediğimiz bir şey varsa Eros’a Savaşçı ve Yardımsever yanımız destek olabilir ve harekete geçebiliriz. Bu durumda Eros ölümü değil daha fazla yaşamı getirir.

Evlilik tedbirliliği ve toplumdaki saygınlığı tutku ile bağdaştırabilme, Eros’u ailenin ve toplumun gerekliliklerine uygun bir biçimde yaşayabilme yeteneğini ifade eder. Doğurganlık döngüsü sevgi, ölüm ve yeniden doğuşu içerir. Bizi daha canlı olmaya, yaşama hizmet etmeye motive eden şey sevgidir. Ancak bunu yapabilmek için genellikle geçmişi ve geçmişe ait düşünce ve davranış kalıplarımızı bırakıp kendimizi yeniden doğmaya açmamız gerekir.

Keyifli ve canlı hayatlar yaşayabilme kapasitemiz ile yağmur ormanlarının yok edilmesi arasında güçlü bir bağlantı olduğunu ne yazık ki artık fark edebilir durumda değiliz.

Keyifli ve canlı hayatlar yaşayabilme kapasitemiz ile yağmur ormanlarının yok edilmesi arasında güçlü bir bağlantı olduğunu ne yazık ki artık fark edebilir durumda değiliz.

Aynı şekilde dünyamızın yaşayan bir organizma olarak çektiği acıyı hissetmemizi sağlayan da Eros’tur. Eros’un inkarı zamanla tüm yaşamın birbirine bağlı olduğu gerçeğini inkar eden bir kültür yaratmıştır. İnsan olarak soyumuzu devam ettirebilmenin yanı sıra keyifli ve canlı hayatlar yaşayabilme kapasitemiz ile yağmur ormanlarının yok edilmesi arasında güçlü bir bağlantı olduğunu ne yazık ki artık fark edebilir durumda değiliz. Eros’la olan ilişkimiz insan ırkının sürdürülebilirliği ve toplum olarak işkoliklik, tüketicilik, uyuşturucu ve alkol bağımlılığı gibi hastalıklı döngülerden kendimizi kurtarabilmemiz için en önemli anahtarımızdır.

Gölge olarak beden

Gölge diye adlandırdığımız şey egonun bastırılmış yanlarından oluşur ve kendimize ait varlığını kabul etmediğimiz özellikleri temsil eder. Giysilerimizin arkasında sakladığımız bedenimiz genellikle bilinçli olarak reddettiğimiz birçok şeyi açıkça ve doğrudan ifade eder. Dışarıya gösterdiğimiz yüzümüzde genellikle, öfke, gerginlik, üzüntü, sıkıntı, depresyon gibi duygularımızı ve ihtiyaçlarımızı belli etmek istemeyiz. Jung 1912’de “Kabul etmeliyiz ki Hristiyanlığın ruha verdiği önem ister istemez insanın fiziksel yanının dayanılması güç bir şekilde küçümsenmesine yol açmakta ve insan doğasının iyimser bir karikatürünü yaratmaktadır” diye yazıyor. 1935’te İngiltere’de verdiği bir derste ise Jung şunları söylüyor “Gölge yanlarımıza bakmayı sevmeyiz. Dolayısıyla günümüz medeni toplumunda gölgesini tamamen kaybetmiş olan birçok insan var. Bu insanlar üçüncü boyutu ve genellikle onunla birlikte bedenlerini de kaybetmiş durumdalar. Beden güvenilmez bir dost, çünkü başımıza hoşlanmadığımız şeyler çıkartıyor. Egonun gölgesi beden üzerinden açığa çıkarken kişiye ait birçok özelliği de gözler önüne seriyor. Bu giysi dolabımızı açtığımızda bir iskeletle karşılaşmak gibi bir şey. Tabi ki herkes bundan bir an önce kurtulmak istiyor”.

Beden onu okuyabilenlere reddedilmiş taraflarımızın kayıtlarını, konuşmaya cesaret edemediğimiz şeyleri, mevcut ve geçmiş korkularımızı sunuyor.

Beden onu okuyabilenlere reddedilmiş taraflarımızın kayıtlarını, konuşmaya cesaret edemediğimiz şeyleri, mevcut ve geçmiş korkularımızı ifade ediyor.

Doğuştan sahip olduğumuz spontan yaşam enerjisini bedenimiz ölü bir nesne haline gelinceye kadar farklı şekillerde bastırarak yok ediyoruz. Bedenimiz ise bu sürecin trajik kayıtlarını barındıran bir gölge. Akılcı ve modern yaşamın zaferi sahip olduğumuz daha ilkel ve doğal canlılığımızı kaybetmemiz pahasına kazanılıyor.  Beden onu okuyabilenlere reddedilmiş taraflarımızın kayıtlarını, konuşmaya cesaret edemediğimiz şeyleri, mevcut ve geçmiş korkularımızı ifade ediyor. Gölge olan beden, farkına varılmamış, içine girilmemiş, varlığı kabul edilmemiş ve ulaşılamayan sıkışmış bir enerji olarak karşımıza çıkıyor ve büyük oranda karakterimizi yansıtıyor. Kant’ın fikirlerinden etkilenen Jung “Psişenin doğası hakkında” adlı makalesinde “Psişe ile madde aynı ve tek bir dünyada ve birbirleriyle sürekli temas halinde ve aslında temsili mümkün olmayan aşkın bazı unsurların etkisiyle var olduklarına  göre, bunların aynı ve tek bir şeyin iki farklı yönü oldukları sadece mümkün olmakla kalmayıp oldukça olası gözüküyor” diye yazıyor.

Andersen’in “Gölge” adlı masalında bir gölge, alim olan sahibinden bir şekilde ayrılmayı başarır. Alim bu durumdan çok da etkilenmeden kendisine yeni ve nispeten daha mütevazi bir gölge yaratır. Birkaç yıl sonra ise zamanla zengin ve nüfuzlu hale gelmiş olan eski gölgesi ile karşılaşır. Bir prensesle evlenmek üzere olan eski gölge, patavatsızca alimi kendi gölgesi olarak görevlendirmek ister.

Andersen’in Gölge masalı egonun karanlık ve göz ardı edilmiş yanlarının nasıl beklenmedik ve güçlü bir şekilde bir araya gelip somutlaşarak efendi-hizmetkar ilişkisini ters yüz edebileceğini anlatıyor.

Andersen’in Gölge masalı egonun karanlık ve göz ardı edilmiş yanlarının nasıl beklenmedik ve güçlü bir şekilde bir araya gelip kişinin yaşamında somut bir etki yaratarak efendi-hizmetkar ilişkisini ters yüz edebileceğini anlatıyor.

Alim eski gölgesinin foyasını ortaya çıkarmaya çalışır, ancak uyanık gölge nişanlısını gölgesinin delirmiş olduğuna inandırarak alimi hapse attırır ve evliliğini alimin tehdidinden kurtarır. Bu masal bize egonun karanlık ve göz ardı edilmiş yanlarının nasıl beklenmedik ve güçlü bir şekilde bir araya gelip kişinin yaşamında somut bir etki yaratarak efendi-hizmetkar ilişkisini ters yüz edebileceğinin bir örneğini sunuyor.

Gölgemiz sahiplenilmemiş bir güç içeriyor. Gölgemizi reddetmemiz mümkün değil. Onu tamamen çözüp ortadan kaldırmamıza ise gerek yok. İhtiyacımız olan şey, belki de en derin yanlarını hiçbir zaman terbiye edemeyeceğimizi bilmemize rağmen, onunla ilişkiye geçerek onu bir parçamız olarak kabul edip onunla bütünleşmek. Gölgemiz sadece bilinçli yaşamımızın istemediğimiz taraflarını değil, aynı zamanda farkındalığımızı artıran ve zıtlıklar dünyasında var olmamız için bize gerekli gücü veren daha ilkel ve doğal yaşam enerjimizi, yani geleceğimiz için bir umudu içeriyor.

İş Hayatında Gölge

Profesyonel iş hayatında çalışan hemen herkes bu hayata uyum sağlamak için kendisinden ödün veriyor. Sağlıklı insanlar kariyer veya finansal başarı için çok ciddi bir duygusal maliyete katlanmak zorunda kalıyor. Birçok iş ortamında kişisel başarı ilk olarak başarılı adaptasyona endeksleniyor. Adaptasyon ise temelde çalışanın şirketin kollektif personasına uyum sağlamaya çalışırken kendi kişiliğinde bu personaya uymayan tarafları içinde bir yerlere gömmesi anlamına geliyor. Şirketlerin de kendi misyonları doğrultusunda oluşan bir personaları var, yani dünyaya karşı taktıkları sevimli bir maske. Tabi ki şirketlerin de tıpkı insanlar gibi pek de açığa vurulmayan gölge tarafları bulunuyor. Bunlar kısıtlı çalışan hakları, geri bildirime veya çatışmaya karşı müsamaha göstermeme, dışarıda ciddi ekolojik zararlara yol açabilecek uygulamalarda bulunma veya müşterilere karşı dürüst olmama gibi davranış veya özellikler olabiliyor.

Adaptasyon çoğu zaman çalışan için şirketin kollektif personasına uyum sağlarken kendi kişiliğinde bu personaya uymayan tarafları içeride bir yerlere gömmek anlamına geliyor.

Adaptasyon çoğu zaman çalışan için şirketin kollektif personasına uyum sağlarken kendi kişiliğinde bu personaya uymayan tarafları içinde bir yerlere gömmesi anlamına geliyor.

Bir iş yerinde çalışan herkes sıkıntı ve acı verici değer çatışmaları yaşamıştır. Bazen iş yerinde ilkelerimize aykırı davranmak, iş arkadaşlarımızı bastırmak ve kişisel ihtiyaçlarını görmezden gelmek, beyaz yalanlar söylemek gibi davranışlarda bulunmak, kendimizi ve iş arkadaşlarımızı hiçe saymak durumunda kalırız. Stresin ve gerilimin yüksek olduğu ortamlar bizi eğilip bükülmeye ve kendimiz pahasına bazı pazarlıklara girmeye zorlar. Başarı egonun şişmesine yol açar, başarısızlık ise acı bir utanç duygusu yaratır. Bir an göklerde uçarken, bir sonraki an kendimizi yerlerde sürünürken bulabiliriz.

Hemen hepimiz iş ortamında patronumuza, iş arkadaşlarımıza, müşterilerimize yaranmak isteriz, ve bunun için agresyon, açgözlülük, rekabet, sözünü esirgememe gibi hoş algılanmayacak taraflarımızı kendi içimizde derinlere bastırırız. Psikolojik ve ruhsal olarak o kadar çok ödün veririz, kendi özümüze ait o kadar çok şeyi bastırarak gölge tarafa atarız ki, sonunda kendimizi ruhumuzu şirkete satmış gibi hissederiz.

Psikolojik ve ruhsal olarak o kadar çok ödün veririz, kendi özümüze ait o kadar çok şeyi bastırarak gölge tarafa atarız ki, sonunda kendimizi ruhumuzu şirkete satmış gibi hissederiz.

Psikolojik ve ruhsal olarak o kadar çok ödün veririz, kendi özümüze ait o kadar çok şeyi bastırarak gölge tarafa atarız ki, sonunda kendimizi ruhumuzu şirkete satmış gibi hissederiz.

Tabi ki bazı olumsuz ve zararlı güdülerimizi, hatta bazı zayıf yanlarımızı içine atabileceğimiz bir gölgeye ihtiyacımız var. Ancak kendimizden çok fazla ödün verip, kendi özelliklerimizi ise fazla derine gömdüğümüzde durum tehlikeli bir hale gelir. Eğer gölgemiz nüfuz edilemez, katı ve yoğun bir hale gelirse başına buyruk hareket etmeye başlar, kontrolden çıkarak kişi için zarar verici hale gelebilir.

Şirket kültürünün kurallar, ritüeller ve değerlerden oluşan görünen yanı çalışanların davranış ve faaliyetlerini organize etmesine yardımcı olur. Ancak şirketlerin daha görünmez, açıkça dile getirilmeyen tarafları da vardır. Çalışanların bu görünmeyen tarafla olan ilişkisi şirketteki finansal ve kişisel başarılarında önemli rol oynayabilir.

Çalışanların şirketin görünmeyen kültürüyle olan ilişkisi şirketteki finansal ve kişisel başarılarında önemli rol oynayabilir.

Çalışanların şirketin görünmeyen kültürüyle olan ilişkisi şirketteki finansal ve kişisel başarılarında önemli rol oynayabilir.

Çalışanların motivasyonu da gölge malzemeden derin bir şekilde etkilenir. Örneğin üst pozisyonlara yükselmek isteyen kişiler daha insancıl ve hassas özelliklerini bastırıp şirketteki yükselme basamaklarını başkalarının üstüne basarak çıkmak zorunda kalabilir. Bu kişiler en tepeye çıktıklarında büyük oranda gölge taraflarının kontrolünde hareket ederek genellikle  insancıl ve hassas taraflarının sadece aile içinde ortaya çıkmasına izin verirler, tıpkı Dr. Jekyll/Mr.Hyde ayrışması gibi. Daha uç durumlarda gölgenin kişiye olan hakimiyeti kişinin hem iş yerinde hem de evinde diğer insanlara karşı kayıtsız kalmasına neden olabilir.

Kişisel ve kurumsal gölgeye ilişkin konular genellikle insan kaynakları eğitimcileri ve danışmanları tarafından çok önem verilen ve dikkate alınan konular değildir. Ancak hem birey, hem şirket hem de toplum olarak karanlık taraflarımızı kabul ederek kendi lehimize çalışmasını sağlamak, hayatımızın her alanında sağlıklı ve bütünsel bir yaşam sürdürebilmemiz için gereklidir.

Ruhun Koruyucusu Ego

Ego sıklıkla ruhun düşmanıymış gibi düşünülmesine rağmen, aslında bizim kendi sınırlarımızı oluşturup korumamızı ve kendimizin nerede bittiğini başkalarının nerede başladığını anlamamızı sağlayan egodur. Bunu yapabilme gücü aynı zamanda kendimizi ruhsal içgörüye açmamızı da mümkün kılar. Sağlıklı geliştirilen bir ego olgunlaştıktan sonra kendi içini boşaltır ve ruhun zihinsel, duygusal ve fiziksel çöküş gibi tehditlerden korunarak içinde barınabileceğı bir kap haline dönüşür. Sağlam bir kap olmadan gerçek bir psikolojik veya ruhsal gelişmeden söz edilemez, çünkü gelişmenin korunaklı bir biçimde gerçekleşeceği bir yer mevcut değildir. Böyle bir durumda bilinçaltıyla veya aşkın deneyimlerle karşılaşmak, yeterince gelişmemiş olan egoyu çatlatarak psikozla sonuçlanabilir.

Bilinçaltıyla veya aşkın deneyimlerle karşılaşmak, yeterince gelişmemiş olan egoyu çatlatarak psikozla sonuçlanabilir

Bilinçaltıyla veya aşkın deneyimlerle karşılaşmak, yeterince gelişmemiş olan egoyu çatlatarak psikozla sonuçlanabilir

Peki neden ego hakkında bu kadar olumsuz şey söyleniyor? Neden ego sıklıkla bencillikle bağdaştırılıyor? Neden birçok bilge kişi gerçek benliğimize veya ruhsal aydınlanmaya ulaşmak için egomuzdan vazgeçmemiz gerektiğini söylemiş?

Çünkü egonun doğasını genellikle yanlış anlamışız. Öncelikle, zaten hayatta karşılaştığımız egoların büyük çoğunluğu sağlıklı gelişmiş egolar değil. Bunlar bireyleşmeyi, bastırılmış taraflarıyla yüzleşmeyi, veya bir başkası ile birleşmeyi tehdit olarak algılayan egolar. İlkel diyebileceğimiz bu gelişmemiş ego, bu gibi özelliklerimizin öncelikle dış dünyada başımızı derde sokacağından, ikinci olarak da bu özelliklerimizin kendisini yutmasından korkar. İlkel ego aynı zamanda bencildir. Kendi öz  benliğimizin tüm başarılarını kendisine mal etmek ister, veya tam tersine kendisinden başka bir şeyin var olma olasılığını reddeder. Hatta bu durumda psişemize, yani ruhumuza saldırmaya başlayabilir. Egonun esas işlevi psişemizi korumak olduğundan saldıracağı hassas noktaları çok iyi bilir. İlerlemeyi durdurmak ister ve bunun için hangi düğmeye basması gerektiğini iyi bilir.

Gelişmemiş egonun değişim karşısında verdiği bu dehşete düşme tepkisiyle baş etmenin en basit yolu onu tarafsız bir şekilde gözlemlemektir.

Gelişmemiş egonun değişim karşısında verdiği bu dehşete düşme tepkisiyle baş etmenin en basit yolu onu tarafsız bir şekilde gözlemlemektir.

Gelişmemiş egonun değişim karşısında verdiği bu dehşete düşme tepkisiyle baş etmenin en basit yolu onu tarafsız bir şekilde gözlemlemektir. En etkili yöntem ise gözlemin yanı sıra egonun bizim müttefikimiz olduğunu ve yeni ihtiyaçlarımızın karşılanması için bize karşı değil bizimle beraber çalışması gerektiğini hatırlamaktır. Aynı zamanda, bizim için koruyucu bir kap görevi görebilmesini sağlamak için, egoyu kim olduğumuz hakkında daha kesin ve net bir duruş ve yapı oluşturma niyetiyle yönlendirebiliriz. Ancak bu şekilde gerçek yakınlık, ruhsal içgörü, daha sahici bir var oluş ve bütünselliği deneyimleyebilmemize olanak verecek ölçüde güçlenebilir. Bunu başarmak ise genellikle kendi sınırlarımızı sağlamlaştırmayı; kendimizin nerede bittiğini başkalarının nerede başladığını, bilinçli zihnimizin

Birçok insan hayatlarını anne babaya sorgusuz sualsiz bağımlılık durumundan okullara, üniversitelere, sağlık sistemine, medyaya, devlete, dini kurumlara veya karizmatik liderlere sorgusuz sualsiz bağımlılık durumuna geçerek sürdürür.

Birçok insan hayatlarını anne babaya sorgusuz sualsiz bağımlılık durumundan okullara, üniversitelere, sağlık sistemine, medyaya, devlete, dini kurumlara veya karizmatik liderlere sorgusuz sualsiz bağımlılık durumuna geçerek sürdürür.

kontrolü nerede kaybettiğini ve bilinçdışının bizi nerede kontrol etmeye başladığını farkında olmayı gerektirir.

Egonun yanlış anlaşılmasının ikinci nedeni ise olgun ve sağlıklı egonun birçok toplumsal kurumu tehdit etmesidir. Birçok insan hayatlarını anne babaya sorgusuz sualsiz bağımlılık durumundan okullara, üniversitelere, sağlık sistemine, medyaya, devlete, dini kurumlara veya karizmatik liderlere sorgusuz sualsiz bağımlılık durumuna geçerek sürdürür. Egonun bireyi koruyan bir kap olarak olgunlaşması kimsenin önem verdiği bir konu değildir. Normalde egonun yapması gereken işlevleri birçok kişi için toplumsal kurumlar yerine getirir.

Egonun olgunlaşması kim olduğumuz hakkında daha kesin ve net bir duruş ve yapı oluşturmayı, kendi kişisel sınırlarımızı sağlamlaştırmayı gerektirir.

Egonun olgunlaşması kim olduğumuz hakkında daha kesin ve net bir duruş ve yapı oluşturmayı, kendi kişisel sınırlarımızı sağlamlaştırmayı gerektirir.

Kişinin kendi ruhunun yaptığı çağrıya yanıt vermesi bağımlılığın ötesine geçmesini gerektirir. Bu bazıları için kurumlarla ilişkiyi koparmak anlamına gelebilir. Birçok kişi için ise kurumlarla olan ilişki şeklini değiştirmek, yani çocukluğa özgü bağımlılık ilişkisinden yetişkine özgü sorumluluk ve karşılıklı bağımlılık ilişkisine geçmek anlamına gelir. Günümüzde en ciddi toplumsal sorunlarımızdan bir tanesi egoları yeterince olgunlaşmamış kişilerin bağımsız ve özgün davranmalarının beklenmesi, hatta buna mecbur edilmeleridir. İhtiyaçları olan olgunlaşma sürecini destekleyecek kurumların yokluğunda bu insanlar çaresizce debelenmekte, karizmatik liderlere av olmakta veya bağımlılıklara yenik düşmektedir.

Gölgemize sahip çıkmak

Kişinin gölgesi üzerine çalışması, karanlık tarafını fark ederek bir parçası olarak kabul etmesi, basit bir yöntemle veya bir zihin oyunuyla başarılabilecek bir şey değil. Tam tersine insanın kararlılık ve bağlılıkla üzerinde çalışması gereken ve hep devam eden karmaşık bir süreç. Gölgemize sahip çıkmak karanlığı kendimize yasaklayarak aydınlanmak, veya karanlığı bağrımıza basıp karanlığa gömülmek anlamına gelmiyor.

Gölgeyle çalışmak için zihnimizin, içinde gizli utançların saklandığı ve vahşi seslerin susturulduğu karanlık köşelerine girip bakmamız gerekiyor.

Gölgeyle çalışmak için zihnimizin, içinde gizli utançların saklandığı ve vahşi seslerin susturulduğu karanlık köşelerine girip bakmamız gerekiyor.

Bu süreç daha çok reddedile gelen unsurların bilincin giderek genişlemesi ile süregiden bir şekilde kabul edilmesini gerektiriyor. Jung bilincimizi bilinçdışı üzerinde yüzen bir kayığa benzetiyor: “Fark ettiğimiz her karanlık unsur kayığımıza ek bir yük bindiriyor. Gölgeyle çalışmanın püf noktası ise kayığı kararında yüklemek. Eğer çok az yüklersek gerçeklikten uzaklaşıp gökyüzünde savrulan pofidik bir buluta benzeriz. Eğer çok yüklersek de kayığımız batabilir.” Gölge çalışması karşıtlıkların gerginliğini yaşamayı, yani kalbimizde hem iyi hem kötüyü, hem doğru hem yanlışı, hem aydınlık hem karanlığı barındırmamızı gerektiriyor.

Kişi ilk olarak gölgesinin var olduğunu kabul etmeli ve bu durumu ciddiye almalı.

Kişi ilk olarak gölgesinin var olduğunu kabul etmeli ve bu durumu ciddiye almalı.

Gölgeyle çalışmak için zihnimizin, içinde gizli utançların saklandığı ve vahşi seslerin susturulduğu karanlık köşelerine girip bakmamız gerekiyor. Kendimize dürüstçe sormalıyız: O kişi hakkında bizi kızdıran veya sinir eden şey nedir; o dini veya siyasi grup hakkında bizi dehşete düşüren veya bizi çeken şeyler nelerdir; sevgilimiz hakkında bizi büyüleyen ve onu idealize etmemize yol açan şey nedir?

1937’de yazdığı bir mektupta Jung gölgeyle çalışmanın tamamen bir yaklaşım meselesi olduğunu belirtiyor. Kişi ilk olarak gölgesinin var olduğunu kabul etmeli ve bu durumu ciddiye almalı. İkincisi, kişi gölgenin özelliklerini ve niyetlerini anlamalı. Üçüncü olarak ise uzun ve zorlu pazarlıkların yapılması kaçınılmaz oluyor.

İkinci olarak kişi gölgenin özelliklerini ve niyetlerini anlamalı.

İkinci olarak kişi gölgenin özelliklerini ve niyetlerini anlamalı.

Gölgeyle karşılaşmak bizden masumiyetimizi alıp götürüyor. Hem sevgili hem de yalancının, hem aziz hem de günahkarın kendi içimizde var olduğunu bilmek, olduğumuzu sandığımız kişi ile gerçekte olduğumuz kişi arasındaki farkı görmek, bizim için şok edici olabiliyor. Eğer bu içgörüyü hazmedebilirsek, aradığımız anahtarın karanlığın içinde olduğunu  fark ederek kendimizde ve başkalarında en hor gördüğümüz şeyi kabul edip kucaklayarak, kendimiz için bütünlüğe giden yolu açabiliriz.

Güzel ve Çirkin hikayesinde olduğu gibi, çirkinliğimizi onurlandırdıkça güzelliğimiz artabilir. Şair Rilke bunu fark etmiş olmalı ki eğer şeytanlarım beni bırakırsa meleklerim de beni terk eder diye yazmış.

Böylelikle belki Jung’un bahsettiği ikinci adımı atabiliriz. Başka insanlara verdiğimiz tepkileri yakından gözlemleyerek aslında onların “öteki” veya “düşman” olmadıklarını, ancak bizim içimizdeki bir dürtünün onların bize böyle olumsuz bir biçimde gözükmelerine neden olduğunu itiraf ederek, kendi gölgemizin özelliklerini keşfetmeye başlayabiliriz.

Üçüncü olarak uzun ve zorlu pazarlıkların yapılması kaçınılmaz oluyor.

Üçüncü olarak uzun ve zorlu pazarlıkların yapılması kaçınılmaz oluyor.

Gölgemizi tanımak ve kabul etmek için uzun süre çabalasak dahi sonuçtan emin olmamız mümkün değil. Önümüzde tüm utanç, açgözlülük, kıskançlık, öfke gibi düşmanca dürtülerin ve duyguların tamamını bilincine çıkartıp bu süreci tamamlayan bir insan örneği bulunmuyor.  Gölgenin günyüzüne çıkarttığımız her katmanının altında yeni bir karanlık katmanla karşılaşıyoruz. İnsan psişesinin karanlık mağaralarını keşfetmek sonu gelmeyen bir süreç. Ancak bir süre sonra bir kırılma noktası geliyor ve insana daha önce çok çekici ve aydınlık gelen bazı özellikler karanlığa gömülürken daha önce şeytani veya zayıf görünen bazı özellikler çekici hale gelebiliyor.  Bir kadının dişiliği ve bedensel hisleri gölgedeyken işveli ve çekici kadınlar ona aşırı gösterişli ve abartılı gelirken, bedensel hisleri uyandığında aynı kadınlar kendisine kız kardeşleriymiş gibi yakın gelebiliyor. Aynı şekilde büyük şirketleri ve çalışanlarını açgözlü ve rekabetçi olmakla eleştiren bir adam, kendisi maddi başarıyı yakaladığında aynı kişileri maddiyatçı olmakla kolayca yargılayamayabiliyor. Her iki örnekte de kimliğimiz, kendimizde reddederek başkalarının üzerinde görmek suretiyle kınadığımız ancak aslında kendimize ait olan özelliklerimizi kabul edip kapsayacak şekilde genişlemiş oluyor.

Olduğumuzu sandığımız kişi ile gerçekte olduğumuz kişi arasındaki farkı görmek, bizim için şok edici olabiliyor.

Olduğumuzu sandığımız kişi ile gerçekte olduğumuz kişi arasındaki farkı görmek, bizim için şok edici olabiliyor.

Bu zıtlıkların savaşının gerçekleşme mekanı ise kalbimiz. Ve gerçekliğin karanlık tarafını şefkatle kucakladığımızda bir şekilde ışık taşıyıcıları haline geliyoruz. Bize yabancı, zayıf, hor, günahkar gibi görünen diğerine kendimizi açıp onu içimize kabul ettiğimizde onu dönüştürmüş oluyoruz. Bunu yaptığımızda ise kendi bütünlüğümüze ulaşmaya biraz daha yaklaşıyoruz.

Cam bardak sesle nasıl kırılır?

Doğru frekans moleküllerin birbirinden ayrılarak titreşmesine yol açar.

Doğru frekans bardak moleküllerinin titreşerek birbirinden ayrılmasına yol açar.

Bir şarkıcı sesini yaklaşık 1000 Hz frekansında kullanarak bir cam bardağı kırabilir. Cam bardağın da tüm fiziksel nesneler gibi doğal ve kendine has bir titreşim frekansı vadır. Bu frekansı bardağın kenarına bir fiske atarak, veya bardak kristalse ıslak parmağınızı dairesel olarak bardağın üst kenarında dolaştırarak duyabilirsiniz. Şarkıcının bardağın titreşim frekansını yakalaması bardağın moleküllerinin kendi doğal titreşim oranlarında titreşmelerine yol açar ve moleküller titreşerek birbirinden ayrılır.

Sesleri nasıl algılarız?

Ormanda devrilen ağacın sesi yoktur.

Ormanda devrilen ağacın sesi yoktur.

Bir elmanın sadece ağızımın içindeyken tadı vardır, dilimle temas ederken. Buzdolabında dururken tadı yoktur, tat sadece potansiyel haldedir. Aynı şekilde ben odamdan çıtığımda odamın duvarları beyaz değildir. Üzerlerinde hla boya vardır tabi ki, ancak renk sadece gözlerim devreye girdiğinde ortaya çıkar.
Ses dalgaları kulak zarı ve kulağın etli kısımlarına (pinnae) çarpar, bir mekanik ve nörokimyasal etkime süreci başlatır bu sürecin sonunda ses perdesi (pitch) olarak adlandırdığımız bir içsel zihinsel imge ortaya çıkar. İrlanda’lı filozof George Berkeley’in sorusu, ormanda bir ağaç devrildiğinde etrafta duyacak canlı yoksa ses çıkartmış olur mu? Yanıt hayırdır. Ses beynin titreşen moleküllere tepki olarak yarattığı bir zihinsel imgedir. Dolayısıyla etrafta bir insan veya hayvan yoksa bir ses perdesinin varlığından söz edilemez. Uygun bir alet dün ağacın yarattığı titreşimi kaydedebilir ancak işitme olmadığı sürece bir ses perdesinin varlığından söz edilemez.

Elma aslında kırmızı değildir

Elma aslında kırmızı değildir

Işığın renksiz olduğuna, dolayısıyla rengin beynimizde oluşan bir süreç ile ortaya çıktığına ilk işaret eden Newton oldu. Newton “Dalgaların kendisi renkli değildir” diye yazdı. Newton’dan bu yana geçen zamanda ışık dalgalarının titreşim frekansı ile tanımandığını öğrendik. Bu dalgalar bakan kişinin gözündeki retina ile karşılaştığında bir nörokimyasal tepki sürecine yol açar ve bu sürecin sonucunda ortaya çıkan içsel zihinsel imajı renk olarak adlandırırız. Uzun lafın kısası, bizim renk olarak algıladığımız şey aslında renkli değildir. Elma gözümüze kırmızı gözükse de elmanın atomları aslında kırmızı değildir.