Kategori arşivi: Uncategorized

Nefesköy Kasım 2018

Kasım’da Nefesköy’de Nefes ve Yaratıcılık için Buluşuyoruz!

Pastırma yazının son günlerinde yemyeşil doğası ve tertemiz havasıyla Yuvacık Nefesköy’de doğayla iç içe nefes ve yaratıcılıkla dolu bir hafta sonuna ne dersiniz?

KASIM’DA NEFESKÖY’DE NEFES VE YARATICILIK İÇİN BULUŞUYORUZ!

Yer: Kazandere Köyü, Yuvacık, 41090 İzmit. Yol tarifi: https://bit.ly/2NNkxJ6
https://www.facebook.com/Nefeskoy/
Giriş: 16 Kasım Cuma 18:00
Çıkış: 18 Kasım Pazar 18:00

AYRINTILI BİLGİ VE KAYIT İÇİN LÜTFEN BURAYA TIKLAYIN!

Hafta Sonu Nefesköy’de Nefes ve Yaratıcılık için Buluşuyoruz!

Henüz havalar daha soğumamış, keyifli Eylül ayı sona ermemişken yemyeşil doğası ve tertemiz havasıyla Yuvacık Nefesköy’de doğayla iç içe nefes ve yaratıcılıkla dolu bir hafta sonuna ne dersiniz?

NEFESKÖY’DE NEFES VE YARATICILIK HAFTA SONU

Yer: Kazandere Köyü, Yuvacık, 41090 İzmit. Yol tarifi: https://bit.ly/2NNkxJ6
https://www.facebook.com/Nefeskoy/
Giriş: 28 Eylül Cuma 18:00
Çıkış: 30 Eylül Pazar 18:00

AYRINTILI BİLGİ VE KAYIT İÇİN LÜTFEN BURAYA TIKLAYIN!

Hayat İçin İyi Şeyler 2018 Kayıtlarımız 5 Mart’a Kadar Devam Ediyor!

Dansla, sanatla, nefesle hayat kalitesini artırmak isteyenler için Hayat İçin İyi Şeyler çalışmamız 26 Şubat 2018 Ptesi günü Fenerbahçe Arsu Sanat Akademisi’nde başlıyor!

Çalışma 8 hafta boyunca her hafta Ptesi günleri 11:00-13:00 arasında devam edecek.

Yer: Arsu Guzel Sanatlar Akademisi
Adres: Fenerbahçe, Fener Kalamış Cad. Sinan Apt. No:93 D:6, 34726 Kadıköy/İstanbul
Kayıt için: (0216) 336 70 40 – http://arsuguzelsanatlar.com/  bilgi@arsuguzelsanatlar.com  

Kayıtlarımız 5 Mart 2018’e kadar devam edecektir!

Hayat İçin İyi Şeyler Seansı -

Bu program kapsamında 8 hafta boyunca hayat kalitemizi artırmak için kendimizle ilgili neler yapabiliriz konusuna odaklanarak bu konuda çeşitli yaklaşımlar ve uygulamalar deneyimleyerek kendimiz ve yaşamımız hakkındaki bilgeliğimizi ve ustalığımızı artıracağız. Çalışmanın temel odağı olarak yaşamımızı an be an belirleyen bedensel, zihinsel, duygusal ve ruhsal deneyimlerimizi araştıracağız ve kendimizi bu düzeylerde daha yakından tanıyacağız. Sağlıklı ve kaliteli bir yaşamın günlük hayatımızda bu dört düzeyde mümkün olduğunca dengeli bir deneyim gerektirdiği inancından yola çıkarak, bir yandan kendimize daha yakından bakarken bir yandan da kendi doğal dengemiz nasıldır, bu dengeyi nasıl yakalayıp sürdürebiliriz onu keşfedeceğiz.

Hayat İçin İyi Şeyler

8 hafta boyunca beraber devam edeceğimiz bu keşif ve öğrenme yolculuğunda zihnen ve bedenen rahatlama ve gevşeme, farkındalığımızı artırma, bedenimizin hareket kapasitesini tekrar keşfetme, topraklanma, nefes kapasitemizi artırma, hayatımıza tekrar oyunu, neşeyi ve keyfi katma, duygularımızı fark etme ve sağlıklı bir şekilde ifade etme, yaratıcılığımızı ve doğaçlama yeteneğimizi aktive etme, kendimize ve hayatın akışına güvenme gibi konularda deneyim kazanacağız. Edindiğimiz bütün deneyimler ve içgörüler bizim daha dengeli ve kaliteli bir hayat sürdürmemize yardımcı olacak.

Grup olarak gerçekleştireceğimiz tüm uygulamalarımızda yaratıcı sanat terapisi, dans-hareket terapisi, Transformal Nefes®, meditasyon, masaj gibi modern ve geleneksel bilgi ve tekniklerden yararlanacağız.

Ayrıntılı bilgi için:
hayaticiniyiseyler@gmail.com
https://www.facebook.com/events/406740819753485/
https://www.facebook.com/hayaticiniyiseyler/ 

Denge, Kader ve Fiziksel Var Oluş Hakkında

Yaşam çok hassas bir denge üzerine kurulu. Dünyamızda yaşayan her şey çevresiyle dengeli bir alışveriş halinde. Bu alışverişte çok bir hesap yok. Hele uzun vadeli planlama hiç yok. Güneş yarına ışığım kalır mı acaba diye hesap etmeden, ayrım yapmadan herkesi aydınlatıp ısıtıyor. Yağmur su rezervlerim az biraz tutumlu yağayım diye hesap etmeden bütün topraklara can veriyor.

Güneşin ışığı tüm dünyayı sarar

Güneşin ışığı tüm dünyayı sarar

Çiçekler en güzel kokumu sonraya saklayayım diye hesap etmeden mis gibi kokularını doğaya cömertce salıyor. Ağaçlar yarına meyvem kalır mı acaba diye hesap etmeden meyvelerini kuşlara, hayvanlara ve insanlara yem ediyor. Arılar tamam bu kadar bal yeter diye hesap etmeden mütemadiyen bal yapıyor. Bedenimizdeki bakteriler kendime sağlam bir kapı buldum aman burada kalayım diye hesap etmeden bize fayda sağlayan metabolizma faaliyetleri yapıyor. Nefesi hesap etmeden alıp hesap etmeden veriyoruz. Organlarımız hesap etmeden bizim canlılığımız ve sağlığımız için çalışıyor. Tek hücrelisinden en karmaşık olanına kadar her canlı içsel bir zekâ ve bilgelikle denge içinde var oluyor. Hiçbir canlı sadece kendisi için veya sadece başkaları için yaşamıyor. Her şey her şeye muhtaç. İnsan insanın zehrini alıyor. Derdini söylemeyen derman bulamıyor.

Doğadaki hesapsız alışverişin en güzel örneği

Doğadaki hesapsız alışverişin en güzel örneği

İnsan doğadan ayrı, farklı veya üstün değil. İnsan da her ne kadar farkında olsun veya olmasın doğa yasalarına ve evrensel yasalara tabi yaşam sürüyor. Bu yasalar çok net ve şaşmaz. İnsana verilen serbest iradenin bir bedeli var. Ne ekersek onu biçiyoruz. Dedemiz erik çaldıysa, bizim dişimiz kamaşıyor. Her düşüncenin, sözün ve eylemin bir sonucu var. İnsanın bu sonuçları öncesinde ve sonrasında görerek içsel ve dışsal bir ahenk içinde yaşayabilmesi için hissedebilmesi ve farkında olması, niyet ve dikkatini ona göre bilinçli kullanması gerekiyor. Akmayan su bulanmaya başlar. Bulanık suda yüzen yolunu bulamaz, bulsa da bulduğunun farkında olmaz. İşleyen demir ise pas tutmuyor. İnsan sahip olduğu sınırsız potansiyeli içerisinde hangi yetilerini kullanırsa onları geliştirir, kullanmadıkları yetiler ise kuma gömülür. Onları tekrar çıkartmak için net bir niyet, bilinçli bir dikkat ve çaba, makul bir süreç, yani zaman gerekir. “Aşk ateşiyle yanmayan nasıl ocak yaksın ki? Çocukluk nedir bilmeyen nasıl çocuk baksın ki?”

Hepimizin içinde yanıp tutuşan özlemler var. Keşkeler. Keşke eşim şöyle olsaydı, keşke işim böyle olsaydı, keşke şu evde otursaydım, keşke şöyle arkadaşlarım olsaydı. Peki biz kendimiz bu keşkelerde özlemini çektiğimiz şeylere hazır mıyız? Veya, kendimizi bu şeylere hazırlamak için bir şey yapıyor muyuz? Yoksa aynı tas aynı hamam gitmeye devam edip bir perinin hayatımıza dokunarak istediğimiz şeyleri bize vermesini mı bekliyoruz? Yaşamdaki önemli kanunlardan biri de eşleme yasasıdır. Varlıklar, kişiler, olaylar kendilerine eş enerjide, titreşimde olan kişilere ve şeylere çekilirler. Ve bu çekilme anlıktır. Yani istediğimiz şeyi elde etmemiz de aslında kafi değildir.

KEŞKE o kadar kolay olsaydı

KEŞKE o kadar kolay olsaydı

O şeyin hayatımızda kalması da enerjilerimizin eş düzeyde devam etmesine bağlıdır. Evren sınırsız bir bollukla verdiği gibi tam bir acımasızlıkla verdiklerini elimizden alır, meğer ki biz kendi enerjimizi istediğimiz şeylere eş tutalım. Ne oldum değil ne olacağım diyoruz. Haydan gelen de huya gidiyor.

Zihnimde hangi düşünceler var? Düşüncelerim bende nasıl duygular yaratıyor? Gün içinde yaptığım eylemler neye hizmet ediyor? Kendim hakkındaki derin algım ve inançlarım nasıl? Kalbimde sevgi hissediyor muyum? Sevgimin her yöne özgürce akmasına izin veriyor muyum? Duygularımı koşulsuz kabul ediyor muyum? Duygularımı özgürce ifade ediyor muyum? Hayatımda neşe ve coşku var mı? Niyetim nedir? Dikkatim nerede? Bu ve bunun gibi sorularla yönümüzü sürekli tayin etmek zorundayız. Yoksa biz “kader kurbanı” mıyız?

“Nice insanlar gördüm üzerinde elbise yok. Nice elbiseler gördüm içinde insan yok”.

“Nice insanlar gördüm üzerinde elbise yok. Nice elbiseler gördüm içinde insan yok”.

Bir başka temel soru da “Bedenimin içinde miyim?” sorusu. Bu da ne demek derseniz, genel olarak söyleyebilirim ki bir çoğumuz gün içinde bedenimizin içinde değiliz.  Yani dikkatimiz düşündüğümüz, söylediğimiz ve yaptığımız şeyde değil. Bedenimizin sadece bir kısmında var oluyoruz. Yarım insanlar olarak yaşıyoruz. Eğer başınıza siz fark etmeden ufak kazalar geliyorsa, birini dinlerken sık sık ne söylediğini kaçırıyorsanız, cinsel hayatınız bir türlü sizi tatmin etmiyorsa, kendinizi yaşamda güvensiz hissediyorsanız, hayatı diğer insanlara göre daha fazla çabayla yaşamak zorunda kalıyorsanız, kendinizi konuşurken net ifade edemiyorsanız, daha çok göğsünüze sığ ve kısa kısa nefes alıyorsanız, hareket ederken dengenizi kolayca kaybediyorsanız, yürürken ayak tabanlarınızı hissetmiyorsanız, bir yere girdiğinizde zor fark ediliyorsanız, alt bedende yani karın ve altı bölgelerde fiziksel rahatsızlıklarınız varsa muhtemelen çoğu zaman bedeninizin içinde olmayabilirsiniz. Hayat kalitenizi olumsuz etkileyen tüm bu semptomların çaresi her an bedenimizde olduğumuzdan emin olmak.

Anlayana sivrisinek saz, anlamayana davul zurna az.

 

İşe Yaramazlığın Faydası

İşe Yaramazlığın Faydası

İki bin yıldan fazla zaman önce Taocu filozof Chuang Tzu işe yaramayan, çirkin, biçimsiz insanlar – kamburlar, sakatlar, deliler – ve eciş bücüş, biçimsiz, meyvasız ağaçların erdemlerini anlatan birkaç kıssa yazmıştı.

Marangoz Şi, Çi eyaletine doğru yol alıyormuş. Çu Yuan’a vardığında köyün sunağının yanında yaşlı bir meşe ağacı görmüş. Gövdesi birkaç metreyi bulan ağaç binlerce öküze gölge yapacak kadar büyükmüş. Boyu ufak tepeleri, en alçak dalının yüksekliği 25 metreyi geçiyormuş. Ondan fazla dalı ufak bir gemi yapılabilecek büyüklükteymiş. Etrafı ana baba günüymüş. Usta marangoz kafasını döndürüp de ağaca bakmadan yoluna devam etmiş. Ancak çırağı ağaca uzun uzun bakmış ve ustasının yanına koşup “Baltamı yüklenip de seni takip etmeye başlayalı beri bu kadar güzel bir kereste görmedim ustam. Ama sen dönüp bakmaya bile tenezzül etmeden yoluna devam ediyorsun, neden?” diye sormuş. Şi yanıt vermiş: “Dur! Daha fazla konuşma! Bu ağacın hiç bir faydası yok. Bundan yapılan gemi batar, tabut çürür, alet kırılır, kapı çatlar, direği karıncalar sarar. Bu beş para etmez, hiç bir işe yaramaz bir kereste. O nedenle bu kadar uzun yaşamış zaten.”

Marangoz Şi evine döndükten sonra yaşlı meşe ona rüyasında görünmüş ve onunla konuşmuş “Beni neyle karşılaştırıyorsun? Faydalı ağaçlarla mı? Kiraz, elma, armut, portakal, turunç, erik ve diğer meyve ağaçları var. Bunların meyveleri olgunlaşır olgunlaşmaz ağaçlar yağmalanır ve istismar edilir. Büyük dalları kırılır, ufakları kesilir. Faydaları yüzünden hayatları acı doludur. Bu yüzden normal ömürlerini yaşayamazlar, en olgun zamanlarında kesilirler. Sıradan dünyanın ilgisi üzerlerindedir. Her şey için bu böyledir. Bense uzun zamandır işe yaramaz olmak için uğraşıyorum. Kaç kez yok olma tehlikesi geçirdim. Nihayetinde işe yaramaz haldeyim ve bu bana çok yarar sağlıyor. Eğer faydalı bir ağaç olsaydım bu kadar büyüyebilir miydim? Ayrıca her ikimiz de bir şeyiz. Bir şey başka bir şeyi nasıl yargılayabilir ki? Senin gibi ununu elemiş eleğini asmış işe yaramaz bir adam değersiz bir ağaç hakkında ne bilebilir?”.

Şi uyandığında rüyasını anlamaya çalışmış. Çırağı “Madem bu kadar işe yaramaz olmak istiyordu, neden sunak olarak kullanılıyor?” diye sormuş. Şi ise Çırağına “Şşşş! Konuşma! İnsanlar işe yaramadığını bilip ona zarar vermesin diye sunak rolüne girmiş. Eğer kutsal bir ağaç olmasaydı muhtemelen onu keserlerdi. O kendisini sıradan şeylerden farklı bir şekilde koruyor. Eğer onu sıradan bir şekilde değerlendirirsek işin özünü kaçırmış oluruz” diye yanıt vermiş.

Bu kıssalar Taocuların görünürde faydasız olan, insanların ve toplumun işe yaramaz olduğu için hor gördüğü şeylere verdikleri önemi anlatıyor. Aynı zamanda bu hikayeler bilge kişiye bütünsel ve doğal bir hayat yaşayabilmek için kendi işe yaramazlığını kutlamanın, hatta geliştirmenin önemini öğreten birer metafor.

Benzer motiflere simyada, masallarda ve günümüz modern insanının rüyalarında da rastlıyoruz. Örneğin simyacılar dönüşüm sürecinin başlangıcında mevcut olan ilk madde, prima materia’ya özel önem verirler. Ancak genellikle bu ilk madde zehir, çiş, dışkı gibi işe yaramayan, atık ve tehlikeli bir maddedir. Masallarda işe yaramazlık hali “ahmak” karakterinde vücut bulur. Bu karakter genelde aptal, tembel ve dışarıdan bakıldığında talihsiz ve tamamen değersiz görünen bir karakterdir. Ancak çoğu masalda bu karakter daha sonra bir kahramana dönüşür. Türk sinemasında popüler bir karakter olan Şaban da benzer özelliklere sahiptir. Bu herkesin içinde bulunan arketipsel ahmak motifi kişinin bireyleşme sürecinde çok önemli bir rol oynar.

inek saban

Türk sinemasında İnek Şaban olarak karşımıza çıkan ve masallarda yaygın olarak görülen “ahmak” karakteri çoğu zaman hikayenin sonunda bir kahramana dönüşür.

Taocu düşüncede işe yaramayana karşı saygının anlatıldığı hikayelerde iki konu öne çıkar: değerlerin göreceliği ve kutupsallık prensibi. Taoculuk kutupsallığı Çin’in geleneksel Yin-Yang sembolü ile ifade eder. Bu sembol bir dağın güneşte ve gölgede kalan tarafını, ve genel olarak tüm varoluştaki ikiliği anlatır. Bir paranın iki yüzü gibi Yin ve Yang, karanlık ve aydınlık, faydalı ve işe yaramaz doğanın birbirini tamamlayan ve ayrılması hiç bir zaman mümkün olmayan iki kutbudur.

Taocular hiçbir kavram veya değerin mutlak veya üstün olarak değerlendirilemeyeceğini farkına varmıştır. Eğer işe yaramak faydalı ise, işe yaramaz olmak da faydalıdır. İki karşıt kutbun nasıl da kolayca yer değiştirebileceği atı kaçan bir köylünün hikayesinde şöyle anlatılmaktadır:

Atı ahırdan kaçan köylüye komşusu uğrar ve üzüntüsünü paylaşır. Köylü ise komşusuna “Hayır mı şer mi, kim bilir?” diye yanıt verir. Ertesi gün köylünün atı geri gelir. Yanında dolaşırken arkadaş edindiği bir sürü vahşi atı da beraberinde getirir. Komşusu yine köylüyü ziyarete gelir, bu sefer köylünün başına konan talih kuşunu kutlamak ister. Köylü yine aynı yanıtı verir: “Hayır mı şer mi, kim bilir?”. Ertesi gün köylünün oğlu vahşi atlardan birine binmek isterken bacağını kırar. Komşu bu sefer geçmiş olsuna gelir, ancak köylüden aynı yanıtı alır “Hayır mı şer mi, kim bilir?”. Ertesi gün köye gençleri askere almak için subaylar gelir, ancak köylünün oğlu bacağı sakat olduğu için askere alınmaz.

Taocu düşünceye göre Yang ve Yin, aydınlık ve karanlık, işe yararlık ve işe yaramazlık, bunların hepsi bütünün farklı ifadeleridir ve birini seçip diğerine kendimizi kapattığımız zaman doğan dengesini bozmuş oluruz.

Taocu düşünceye göre Yang ve Yin, aydınlık ve karanlık, işe yararlık ve işe yaramazlık, bunların hepsi bütünün farklı ifadeleridir ve birini seçip diğerine kendimizi kapattığımız zaman doğan dengesini bozmuş oluruz.

Taocu düşünceye göre Yang ve Yin, aydınlık ve karanlık, işe yararlık ve işe yaramazlık, bunların hepsi bütünün farklı ifadeleridir ve birini seçip diğerine kendimizi kapattığımız zaman doğan dengesini bozmuş oluruz. Eğer doğanın yolunu takip edip bütünlüğü deneyimlemek istiyorsak daha zor olan karşıtlıkları kabul etme yolundan gitmemiz gerekir.

Jung da insan psişesi hakkında aynı çıkarımlarda bulunmuştu. İnsan psişesinde aydınlık ve karanlık, eril ve dişil gibi dalgalanan bir ruhsal gerilim halinde aynı anda var olan sayısız karşıt enerji bulunmaktadır. Taocular gibi Jung da bu gerilimi taraflardan sadece biriyle özdeşleşerek çözmeye çalışmanın (örneğin sadece üretken olmaya çalışmak) tehlikeleri hakkında bizi uyarmıştır. Psişenin sadece bir unsuruna aşırı değer vererek aşırı geliştirmenin tehlikeli bir tek taraflılığa neden olduğunu, bu durumun sıklıkla bir fiziksel hastalık, nevroz veya psikoza yol açtığını fark etmiştir. Jung bunun yerine bize kendi içimizdeki karşıtlıklarla yüzleşmeyi tavsiye etmiş, bunu bireyleşme sürecinin olmazsa olmazı olarak görmüştür.

İçsel karşıtlıklarımızı bütünlemenin en temel yollarından bir tanesi bilinçli olarak gölgemizle, yani kişiliğimizin bizim sahiplenmeyi reddettiğimiz istenmeyen özelliklerini içeren karanlık tarafıyla yüzleşmektir. Bu özelliklerle yüzleşmek zor ve sancılı bir süreçtir. Gölgemiz her ne kadar kişiliğimizin olumlu bazı özelliklerini içerebilirse de, daha çok bizim aşağılıklarımızı, doğamızın ahlaki, estetik ve sosyo-kültürel nedenlerle reddetmiş olduğumuz ilkel, uyumsuz ve garip unsurlarını içermektedir. İğrenç, aşağılık ve işe yaramaz özelliklerimizi içeren gölgemiz Taocuların şekilsiz ağacına veya masallardaki çirkin kambura benzemektedir. Dışarıdan bakıldığında tıpkı bunlar gibi tamamen işe yarmaz görünmektedir.

Jung psişenin sadece bir unsuruna aşırı değer vererek aşırı geliştirmenin sıklıkla bir fiziksel hastalık, nevroz veya psikoza yol açtığını fark etmiş, bunun yerine bize kendi içimizdeki karşıtlıklarla yüzleşmeyi tavsiye ederek bunu bireyleşme sürecinin olmazsa olmazı olarak görmüştür.

Jung psişenin sadece bir unsuruna aşırı değer vererek aşırı geliştirmenin sıklıkla bir fiziksel hastalık, nevroz veya psikoza yol açtığını fark etmiş, bunun yerine bize kendi içimizdeki karşıtlıklarla yüzleşmeyi tavsiye ederek bunu bireyleşme sürecinin olmazsa olmazı olarak görmüştür.

Gölge özelliklerimizi değersiz kılmanın yanı sıra fiziksel ve duygusal sorunlarımızı da faydasız görme eğilimimiz vardır. Basit bir baş ağrısı, mide bulantısı veya daha ciddi bir kanser veya depresyon olsun sıkıntıyı sevmeyiz. Hastalığımızda çok az bir değer görürüz. Hastalıklar genellikle bizim önümüzü tıkar, biz de onlardan kurtulmaya çalışırız. Hastalığa karşı bu indirgemeci bakış açısı batı tıp sisteminin hastalığa olan yaklaşımını da yansıtır. Bu sistem hastalığın yanlış veya kötü bir durum olduğunu, bu durumun nedeni ortadan kaldırıldığında hastanın iyileşeceğini varsayar. Bu yaklaşım iyileşmeye yardımcı olsa da batıdaki uygulamalarında çok yaygın olarak hastalığa ve onun belirtilerine karşı tıpkı Chuang Tzu’nun marangozunun yaşlı şekilsiz ağaca karşı sahip olduğu gibi olumsuz bir tavır yaratmaktadır.

Chuang Tzu’nun kıssaları bize sorunlarımızı farklı bir bakış açısıyla görmemizi salık veriyor. Sakat kambur kişi ve şekilsiz ağaç nasıl durumlarından yarar sağlıyorsa bizler de rahatsızlıklarımızın içinde bir hayır bulabiliriz. Aslında yüzeyde bize yanlış görünen şeyler bir anlam taşımaları ve görünmeyen bir amaca hizmet etmeleri açısından daha derin bir düzeyde bizim için tamamen doğrudur.

Gösterdiğimiz sağlıksızlık belirtileri ve yaşadığımız sorunların içerisinde bizim için hayırlı bir şeylerin saklı olduğu fikri Jung’un psikoloji yaklaşımının temelinde yer alır. Jung başımıza gelen sıkıntılara sadece indirgemeci nedensel bir bakış açısıyla bakmak yerine bu sıkıntıların gösterdiği yöne ve anlamlara bakmamızı önermiştir. Jung’a göre gösterdiğimiz nevrotik belirtiler ve kompleksler bilinçdışı tarafından kendimizi gerçekleştirme yolunda bize hizmet etmeleri için tasarlanan karmaşık düzenlemelerdir. Jung Analitik Psikoloji Üzerine İki Deneme (1956) adlı eserinde şöyle yazmıştır “Ben kendi hayatımda var oluş nedenini ve faydasını tamamen nevroza borçlu olan birden fazla kişiyle karşılaştım, ….. bu durum o kişileri kendi değerli potansiyellerinin açığa çıkmasını sağlayacak bir yaşam tarzına zorluyordu”.

Nevrozlarımızın ve fiziksel hastalıklarımızın içinde ruhsal bütünlüğümüz için gerekli olan bilinçdışı değerlerimiz ve kalıplarımız gizli. Bunların anlamını keşfedebilmek için hastalıklarımızla işbirliği yapmamız gerekiyor. Bunu yapmak ise herhangi bir varsayımda bulunmadan veya bir şeyi değiştirmeye çalışmadan bulunduğumuz duruma yakın bir ilgi ve dikkat göstermemizi gerektiriyor. Bunun için ihtiyacımız olan yaklaşım ise her şeyin olması gerektiği gibi olduğunu kabul ederek sürece izin vermek. Bu süreci bir simya sürecine benzetmemiz de mümkün. Süreç saf ve bütün olmayan, dönüşüme ihtiyacı olan bir bedenle başlıyor. Sahip olduğumuz bu beden, yani prima materia, günlük hayattaki acılarımız, aksaklıklarımız ve sorunlarımızı içeriyor ve bunların içindeki anlamın ortaya çıkması için pişmeye ve simyasal bir dönüşüm geçirmeye ihtiyaç var. Bu pişirme halıhazırda olup bitenlerin üzerine yoğun bir farkındalık ile odaklanmayı ve bunları bilinçli bir şekilde büyütmeyi gerektiriyor.
Chuang Tzu’nun kıssaları bize hastalıklarımıza değer vermenin öneminin yanı sıra hayattaki potansiyelimizi tam olarak gerçekleştirebilmek için dünyaya faydasız hale gelmemizin gerekli olduğunu öğretiyor. Aksi taktirde kişiliğimizin değerli taraflarını kaybetme, istismar edilme ve hayatımızı tatminsiz ve acılı bir şekilde geçirme riski taşıyoruz. Chuang Tzu kısaca kendine has abartılı tarzıyla bize birey olarak yaşamamızı öğütlüyor.

Nevrozlarımızın ve fiziksel hastalıklarımızın içinde gizli olan bilinçdışı değerlerimiz ve kalıplarımızın anlamını keşfedebilmek için herhangi bir ön varsayımda bulunmadan veya onları değiştirmeye çalışmadan onlara yakın bir ilgi ve dikkat göstermemiz gerekiyor.

Nevrozlarımızın ve fiziksel hastalıklarımızın içinde gizli olan bilinçdışı değerlerimiz ve kalıplarımızın anlamını keşfedebilmek için herhangi bir ön varsayımda bulunmadan veya onları değiştirmeye çalışmadan onlara yakın bir ilgi ve dikkat göstermemiz gerekiyor.

Jung da herkesin kendine has biricik hayatını yaşaması gerektiği üzerinde duruyor. Bireyleşme yolundaki anahtar unsur kişinin kollektife uyarak yaşamasından ziyade kendi kişiliğini geliştirmesi olarak karşımıza çıkıyor. Jung modern toplumda bireyin karşı karşıya olduğu büyük zorluğa dikkat çekiyor, bireyin sürüye uyması durumunda çabucak kendi özgünlüğünün azaldığını ve belirsizleştiğini gözlemliyor. Bir çoğumuz kendi hayatımızı yaşamıyoruz ve kendi gerçek doğamız hakkında en ufak bir fikrimiz bile yok. Uyum sağlamak ve çıkıntı olmamak için aşırı bir çaba içerisinde başkalarının bize dayattığı fikirler, kurallar, düzenlemeler ve çevremizin “doğru” olarak gördüğü alışkanlıklar ne derse onlara harfi harfine uymaya çalışıyoruz. Başkalarının söyledikleri ve yaptıklarının birer kölesi haline gelmiş durumdayız. Bu durum toplumda kabul gören birisi olmak adına kendimize evlenme, çocuk yapma, güvenli bir iş sahibi olma gibi zorunluluklar yarattıkça daha da içinden çıkılmaz bir hale geliyor. Bu tarz kurallar özellikle kendi içsel değerleri ve kalıpları standart kalıplardan oldukça farklı olan sanatçılar, dahiler ve ruhsal yolda yürüyenler için tamamen boğucu ve yok edici bir hale gelebiliyor.

Hayatımızı kendi özgün yolumuza uygun yaşadığımız ölçüde toplumsal kurallardan ve normlardan uzaklaşmak zorundayız. İçsel bütünlüğümüzü yakalayabilmek için kollektif psişenin ve yaşadığımız dünyanın üzerimizdeki etkisinden kendimizi kurtarıp işe yaramaz ve ahmak olmayı göze almamız gerekiyor. Lao Tzu’nun dediği gibi:

Bilge doğru yolu öğrendiğinde
Ona tam olarak uygun yaşamaya çalışır
Sıradan kişi doğru yolu öğrendiğinde
Ona kısmen uygun yaşamaya çalışır
Ahmak doğru yolu öğrendiğinde
Onunla alay edip güler
Eğer ahmak ona gülmeseydi
O zaten doğru yol olmazdı
O zaman doğru yolu arıyorsan
Ahmakların kahkahalarını dinle.

Chuan Tzu’nun sözleriyle “Sadece kamil kişi bir yandan insanlığın sınırlarını aşarken diğer yandan insanlarla iç içe yaşayabilir ve bundan zarar görmez. Dünyanın öğretilerinden hiç bir şey öğrenmez. Kendisini diğerlerinden bağımsız yapan şeye sahiptir.”

Bir başka deyişle, bizim için hayırlı olan kendimiz olmak ve bu dünyaya kendimiz neysek onu sunmaktır.