Kategori arşivi: Bilgelik

Denge, Kader ve Fiziksel Var Oluş Hakkında

Yaşam çok hassas bir denge üzerine kurulu. Dünyamızda yaşayan her şey çevresiyle dengeli bir alışveriş halinde. Bu alışverişte çok bir hesap yok. Hele uzun vadeli planlama hiç yok. Güneş yarına ışığım kalır mı acaba diye hesap etmeden, ayrım yapmadan herkesi aydınlatıp ısıtıyor. Yağmur su rezervlerim az biraz tutumlu yağayım diye hesap etmeden bütün topraklara can veriyor.

Güneşin ışığı tüm dünyayı sarar

Güneşin ışığı tüm dünyayı sarar

Çiçekler en güzel kokumu sonraya saklayayım diye hesap etmeden mis gibi kokularını doğaya cömertce salıyor. Ağaçlar yarına meyvem kalır mı acaba diye hesap etmeden meyvelerini kuşlara, hayvanlara ve insanlara yem ediyor. Arılar tamam bu kadar bal yeter diye hesap etmeden mütemadiyen bal yapıyor. Bedenimizdeki bakteriler kendime sağlam bir kapı buldum aman burada kalayım diye hesap etmeden bize fayda sağlayan metabolizma faaliyetleri yapıyor. Nefesi hesap etmeden alıp hesap etmeden veriyoruz. Organlarımız hesap etmeden bizim canlılığımız ve sağlığımız için çalışıyor. Tek hücrelisinden en karmaşık olanına kadar her canlı içsel bir zekâ ve bilgelikle denge içinde var oluyor. Hiçbir canlı sadece kendisi için veya sadece başkaları için yaşamıyor. Her şey her şeye muhtaç. İnsan insanın zehrini alıyor. Derdini söylemeyen derman bulamıyor.

Doğadaki hesapsız alışverişin en güzel örneği

Doğadaki hesapsız alışverişin en güzel örneği

İnsan doğadan ayrı, farklı veya üstün değil. İnsan da her ne kadar farkında olsun veya olmasın doğa yasalarına ve evrensel yasalara tabi yaşam sürüyor. Bu yasalar çok net ve şaşmaz. İnsana verilen serbest iradenin bir bedeli var. Ne ekersek onu biçiyoruz. Dedemiz erik çaldıysa, bizim dişimiz kamaşıyor. Her düşüncenin, sözün ve eylemin bir sonucu var. İnsanın bu sonuçları öncesinde ve sonrasında görerek içsel ve dışsal bir ahenk içinde yaşayabilmesi için hissedebilmesi ve farkında olması, niyet ve dikkatini ona göre bilinçli kullanması gerekiyor. Akmayan su bulanmaya başlar. Bulanık suda yüzen yolunu bulamaz, bulsa da bulduğunun farkında olmaz. İşleyen demir ise pas tutmuyor. İnsan sahip olduğu sınırsız potansiyeli içerisinde hangi yetilerini kullanırsa onları geliştirir, kullanmadıkları yetiler ise kuma gömülür. Onları tekrar çıkartmak için net bir niyet, bilinçli bir dikkat ve çaba, makul bir süreç, yani zaman gerekir. “Aşk ateşiyle yanmayan nasıl ocak yaksın ki? Çocukluk nedir bilmeyen nasıl çocuk baksın ki?”

Hepimizin içinde yanıp tutuşan özlemler var. Keşkeler. Keşke eşim şöyle olsaydı, keşke işim böyle olsaydı, keşke şu evde otursaydım, keşke şöyle arkadaşlarım olsaydı. Peki biz kendimiz bu keşkelerde özlemini çektiğimiz şeylere hazır mıyız? Veya, kendimizi bu şeylere hazırlamak için bir şey yapıyor muyuz? Yoksa aynı tas aynı hamam gitmeye devam edip bir perinin hayatımıza dokunarak istediğimiz şeyleri bize vermesini mı bekliyoruz? Yaşamdaki önemli kanunlardan biri de eşleme yasasıdır. Varlıklar, kişiler, olaylar kendilerine eş enerjide, titreşimde olan kişilere ve şeylere çekilirler. Ve bu çekilme anlıktır. Yani istediğimiz şeyi elde etmemiz de aslında kafi değildir.

KEŞKE o kadar kolay olsaydı

KEŞKE o kadar kolay olsaydı

O şeyin hayatımızda kalması da enerjilerimizin eş düzeyde devam etmesine bağlıdır. Evren sınırsız bir bollukla verdiği gibi tam bir acımasızlıkla verdiklerini elimizden alır, meğer ki biz kendi enerjimizi istediğimiz şeylere eş tutalım. Ne oldum değil ne olacağım diyoruz. Haydan gelen de huya gidiyor.

Zihnimde hangi düşünceler var? Düşüncelerim bende nasıl duygular yaratıyor? Gün içinde yaptığım eylemler neye hizmet ediyor? Kendim hakkındaki derin algım ve inançlarım nasıl? Kalbimde sevgi hissediyor muyum? Sevgimin her yöne özgürce akmasına izin veriyor muyum? Duygularımı koşulsuz kabul ediyor muyum? Duygularımı özgürce ifade ediyor muyum? Hayatımda neşe ve coşku var mı? Niyetim nedir? Dikkatim nerede? Bu ve bunun gibi sorularla yönümüzü sürekli tayin etmek zorundayız. Yoksa biz “kader kurbanı” mıyız?

“Nice insanlar gördüm üzerinde elbise yok. Nice elbiseler gördüm içinde insan yok”.

“Nice insanlar gördüm üzerinde elbise yok. Nice elbiseler gördüm içinde insan yok”.

Bir başka temel soru da “Bedenimin içinde miyim?” sorusu. Bu da ne demek derseniz, genel olarak söyleyebilirim ki bir çoğumuz gün içinde bedenimizin içinde değiliz.  Yani dikkatimiz düşündüğümüz, söylediğimiz ve yaptığımız şeyde değil. Bedenimizin sadece bir kısmında var oluyoruz. Yarım insanlar olarak yaşıyoruz. Eğer başınıza siz fark etmeden ufak kazalar geliyorsa, birini dinlerken sık sık ne söylediğini kaçırıyorsanız, cinsel hayatınız bir türlü sizi tatmin etmiyorsa, kendinizi yaşamda güvensiz hissediyorsanız, hayatı diğer insanlara göre daha fazla çabayla yaşamak zorunda kalıyorsanız, kendinizi konuşurken net ifade edemiyorsanız, daha çok göğsünüze sığ ve kısa kısa nefes alıyorsanız, hareket ederken dengenizi kolayca kaybediyorsanız, yürürken ayak tabanlarınızı hissetmiyorsanız, bir yere girdiğinizde zor fark ediliyorsanız, alt bedende yani karın ve altı bölgelerde fiziksel rahatsızlıklarınız varsa muhtemelen çoğu zaman bedeninizin içinde olmayabilirsiniz. Hayat kalitenizi olumsuz etkileyen tüm bu semptomların çaresi her an bedenimizde olduğumuzdan emin olmak.

Anlayana sivrisinek saz, anlamayana davul zurna az.

 

Hayat İçin İyi Şeyler Çalışmamız Başlıyor

Dansla, sanatla, nefesle hayat kalitesini artırmak isteyenler için Hayat İçin İyi Şeyler çalışmamız Fenerbahçe Arsu Sanat Akademisi’nde başlıyor! Ücretsiz tanıtım seanslarımız 21 Ocak Pazar ve 5 Şubat Ptesi günleri.

Bu program kapsamında 8 hafta boyunca hayat kalitemizi artırmak için kendimizle ilgili neler yapabiliriz konusuna odaklanarak bu konuda çeşitli yaklaşımlar ve uygulamalar deneyimleyerek kendimiz ve yaşamımız hakkındaki bilgeliğimizi ve ustalığımızı artıracağız. Çalışmanın temel odağı olarak yaşamımızı an be an belirleyen bedensel, zihinsel, duygusal ve ruhsal deneyimlerimizi araştıracağız ve kendimizi bu düzeylerde daha yakından tanıyacağız. Sağlıklı ve kaliteli bir yaşamın günlük hayatımızda bu dört düzeyde mümkün olduğunca dengeli bir deneyim gerektirdiği inancından yola çıkarak, bir yandan kendimize daha yakından bakarken bir yandan da kendi doğal dengemiz nasıldır, bu dengeyi nasıl yakalayıp sürdürebiliriz onu keşfedeceğiz.

8 hafta boyunca beraber devam edeceğimiz bu keşif ve öğrenme yolculuğunda zihnen ve bedenen rahatlama ve gevşeme, farkındalığımızı artırma, bedenimizin hareket kapasitesini tekrar keşfetme, topraklanma, nefes kapasitemizi artırma, hayatımıza tekrar oyunu, neşeyi ve keyfi katma, duygularımızı fark etme ve sağlıklı bir şekilde ifade etme, yaratıcılığımızı ve doğaçlama yeteneğimizi aktive etme, kendimize ve hayatın akışına güvenme gibi konularda deneyim kazanacağız. Edindiğimiz bütün deneyimler ve içgörüler bizim daha dengeli ve kaliteli bir hayat sürdürmemize yardımcı olacak.

Grup olarak gerçekleştireceğimiz tüm uygulamalarımızda yaratıcı sanat terapisi, dans-hareket terapisi, Transformal Nefes®, meditasyon, masaj gibi modern ve geleneksel bilgi ve tekniklerden yararlanacağız.

Ücretsiz olacak tanıtım çalışmalarına katılmak için Programa kayıt yaptırmak için Arsu Akademi’ye (216)3367040 numaralı telefondan ulaşmanız yeterli.

Ayrıntılı bilgi için: https://www.facebook.com/events/1542015979248853/

Akış veya Direnç: Seçim bize ait…

Dere

Direnç dediğimiz şey nedir? Hayatımızı nasıl etkiler?

Hiç kimse her zaman %100 saf pozitif odaklı kalamaz. Hepimizin şöyle veya böyle direnç gösterdiği konular vardır. Bir başka deyişle, her birimiz için pozitifte odaklı kalmamızın zor olduğu bazı konular vardır. Hayatımızda bazı konulara diğerlerine göre daha çok direnç gösteririz. Bu konular herkes için farklıdır. Kimimiz savaş konusuna karşı direnç gösterir. Kimimiz siyaset konularında direnç gösterir. Kimimiz de ilişkiler konusunda direnç gösterir. Dirençli olduğumuz bir konuda konuştuğumuz zaman dışarıya verdiğimiz enerji direnç göstermediğimiz konulara kıyasla daha farklıdır.

Direnç gösterdiğimiz bir konuda konuşurken daha çok kendimizi iyi değil kötü hissettiren düşüncelere odaklanırız. Bu düşüceler çoğu zaman çözüm yerine soruna odaklıdır. Örneğin savaş konusunu ele alırsak, savaşa karşı olmakla barış yanlısı olmak arasında ciddi bir fark vardır. Bir soruna odaklanıp ona devamlı direnmek hiç kimseye bir yarar sağlamaz. Sorunun çözümüne odaklanıp o yönde ilerlemek ise herkesin yararınadır. O nedenle savaş karşıtı göstelere katılan insanların duygu ve enerjileri çoğu zaman savaşta karşılaştığımız öfkeli ve agresif enerjiyle aynıdır.

İstemediğimiz bir şeye karşı koymakla istediğimiz bir şeye doğru gitmek arasında çok büyük fark vardır

İstemediğimiz bir şeye karşı koymakla istediğimiz bir şeye doğru gitmek arasında çok büyük fark vardır.

İstemediğimiz bir şeye karşı koymakla istediğimiz bir şeye doğru gitmek arasında çok büyük fark vardır. Bu durumu bir dereye bakarak daha kolay anlayabiliriz. Derenin akış yönünde dereyle birlikte aktığımız zaman bir direnç söz konusu değildir. Direncin olmadığı yerde çabaya da gerek olmaz. Kendi içsel enerjimizin ve evrenin akışıyla hareket ederiz, tıpkı dereden aşağı kendimizi bıraktığımızda ilerlemek için çabaya ihtiyacımız olmadığı gibi. Ancak derede akışın tersi yönünde ilerlemek istediğimiz zaman dirençle karşılaşırız ve çaba harcamak zorunda kalırız. Enerjisel olarak yüksek titreşimli bir enerjinin karşısına düşük titreşimli bir enerji ile çıkarsak yüksek titreşimi yavaşlatmış, bir ölçüde engellemiş oluruz. Direnç durumu yüksek benliğimizle olan uyumumuzu sekteye uğrattığı, hatta bağlantımızı kestiği için bizim zihinsel ve duygusal enerjimizi tüketir, cepten yememize neden olur. Sürdürülebilir bir durum değildir. Ruhsal, duygusal ve fiziksel sağlığımızı olumsuz yönde etkiler ve zamanla hastalığa yol açar.

Ruh, zihin, duygu ve beden insan dediğimiz bütünün dört yönüdür. Zihinde meydana gelen direnç hali diğer üç yönü de olumsuz etkiler. Zihindeki düşüncelerimiz ve neye odaklandığımız duygularımızı belirler, duygusal titreşimlerimiz ise zamanla bedenimizi şekillendirir. Yani aslında bedenimizi kendimiz yaratırız. Zihin, duygu ve bedendeki direnç veya kabul hali ruhumuzla olan bağlantımızın kalitesini belirler.

Zihindeki düşüncelerimiz ve neye odaklandığımız duygularımızı belirler, duygusal titreşimlerimiz ise zamanla bedenimizi şekillendirir. Yani aslında bedenimizi kendimiz yaratırız.

Zihindeki düşüncelerimiz ve neye odaklandığımız duygularımızı belirler, duygusal titreşimlerimiz ise zamanla bedenimizi şekillendirir. Yani aslında bedenimizi kendimiz yaratırız.

Direnç arttıkça bağlantımız zayıflar. Kabul arttıkça bağlantımız kuvvetlenir. Bu kendi kendisini besleyen bir süreçtir. Bağlantımız zayıfladıkça direnç gösterme eğilimimiz artar. Bağlantımız güçlendikçe kabul etme kapasitemiz artar. Eğer bu spiralde aşağı doğru yuvarlanıyorsak bir yerde bu kısır döngüyü kesintiye uğratarak spiraldeki yönümüzü yukarı doğru çevirmemiz gerekir. Bunu en kolay olarak nispeten daha somut olan bedenimiz üzerinden yapabiliriz. Fiziksel terapiler, dans-hareket terapisi, Yoga, nefes terapileri hatta spor gibi uygulamalar bu amaca hizmet eder. Eğer biz bunu bilinçli olarak yapmazsak yüksek benliğimiz bizim için bu müdahaleyi yapar, ancak bu müdahale bizim çok da tercih edeceğimiz bir şekilde olmayabilir. Son raddede müdahale biçimi ciddi kazalar, hastalıklar, şoklar şeklinde olabilir. Bu durumlar bize yüzeyde olumsuz gözükse dahi büyük resimde ruhumuzun bizi kurtarmak için yaptığı şefkat eylemleridir.

Yüksek veya öz benliğimiz dediğimiz kendi özümüzün titreşimi çok yüksektir, enerjisi sonsuzdur. Düşük titreşimli bir şeye veya düşünceye odaklandığımız zaman yüksek benliğimizden gelen yüksek titreşimli enerjinin fiziksel bedenimize akmasına karşı direnç yaratmış oluruz. Yani ruhumuzdan gelen ve yaşamı neşe, huzur ve sevgi duygularıyla pozitif olarak deneyimlememizi sağlayan enerjiye karşı direnç göstermiş oluruz.

Duygularımız bize her zaman ne zaman direnç ne zaman kabul halinde olduğumuzu söyler. Çünkü duygularımız sahip olduğumuz titreşimlerin fiziksel yansımalarıdır.

Duygularımız bize her zaman ne zaman direnç ne zaman kabul halinde olduğumuzu söyler. Çünkü duygularımız sahip olduğumuz titreşimlerin fiziksel yansımalarıdır.

Fiziksel olmayan ebedi benliğimiz, yani ruhumuz, tamamıyla dirençsizdir. Ruhumuzun bakış açısında direnç yoktur, o nedenle enerjisi de tamamen pozitiftir. Kendimizi negatif bir şeye odakladığımız zaman, bu şey ne kadar gerçek olursa olsun, aslında yaptığımız şey kendimiz için direnç yaratmaktır. Pozitif bir şeye odaklandığımız zaman ise enerjimiz ruhumuzun enerjisiyle uyumludur ve direnç söz konusu olmaz. Sevmediğimiz bir şeyi seviyormuş gibi yapamayız, kendimizi kandırmamız mümkün değildir. Ancak kendimizi her zaman yüksek benliğimizle uyumlu ve direnç yaratmayan bir şeye veya düşünceye odaklamamız mümkündür. Bu şekilde iyilik hali ve çözümlerin bize kendiliğinden akmasını sağlayabiliriz, koşullar ne olursa olsun.

Duygularımız bize her zaman ne zaman direnç ne zaman kabul halinde olduğumuzu söyler. Çünkü duygularımız sahip olduğumuz titreşimlerin fiziksel yansımalarıdır. Dolayısıyla eğer hayatımızdaki tüm konularda kendimizi iyi hissettiren şeylere odaklanırsak, arzu ettiğimiz şeyleri elde etmemiz çok daha kolay olacaktır. Mutluluk, koşullarımız ne olursa olsun odaklandığımız şeyleri bilinçli olarak seçmemizi gerektirir. Bu kesinlikle hayatın gerçeklerini inkar etmek anlamına gelmez. Kişinin kendi hayatını bilinçli olarak yaratması, koşullar ne olursa olsun, tüm olumsuzlukların ortasındayken bile, her zaman kendi gerçek özüyle uyum içinde olmasını sağlayacak bir odak noktası bulması ile mümkün olur. Sorun yerine çözümle uyumlanmamızı sağlayacak şekilde nasıl odaklanabiliriz? Olumlu bir duygu yaratmak için nasıl odaklanmamız gerekir? Olumlu duygunun varlığı bizim direnç halinde olmadığımızı, tam tersine kabulü ve kendi istediğimiz gerçekliği yaratma sürecinde olduğumuzu gösterir.

Kişinin kendi hayatını bilinçli olarak yaratması, koşullar ne olursa olsun, tüm olumsuzlukların ortasındayken bile, her zaman kendi gerçek özüyle uyum içinde olmasını sağlayacak bir odak noktası bulması ile mümkün olur.

Kişinin kendi hayatını bilinçli olarak yaratması, koşullar ne olursa olsun, tüm olumsuzlukların ortasındayken bile, her zaman kendi gerçek özüyle uyum içinde olmasını sağlayacak bir odak noktası bulması ile mümkün olur.

Örneğin konu savaş ise, tabi ki savaşı mazur görmemiz değildir söz konusu olan. Ancak savaşla ilgili olsa dahi odaklandığımızda bize kendimizi iyi hissettiren şeylere, veya savaş durumunun bizde ortaya çıkardığı, örneğin barış, sevgi gibi, istekler üzerine odaklanmamız mümkündür. Barış bizim için ne ifade ediyor, barış nasıl bir his, buna odaklanabiliriz. Kendi hayatımızda barışa daha yakın olmak için neler yapabiliriz ona odaklanabiliriz. Bu tarz bir odaklanma direnç içermez. Ayrıca bakışımızı çözüm tarafına odakladığı için çözümü yaratma sürecini destekler. Bu yaklaşım savaşın bize korkunç gelen yanlarına odaklanmaktan çok farklıdır. Böyle bir odaklanma içimizde savaş konusuna ilişkin çok güçlü negatif duygular yaratacaktır. Bunun bize veya dünyaya faydası olmamasının yanı sıra, bu tarz duygular direnç gösterdiğimiz şeyin devamlılığına hizmet eder. Soruna odaklanmak bizim titreşimsel olarak çözümle eşleşmemizi engeller. Soruna odaklandığımızda titreşimimiz sorunun titreşimi ile eşleşir, çözüme odaklandığımızda ise çözümün titreşimi ile eşleşir. Aynı anda hem soruna odaklanıp hem de çözümün titreşimi ile eşleşmemiz mümkün değildir.

Şükrederken, bir şeyi takdir ederken, bir şeyin değerini fark ederken, bir şeyin olumlu yanlarına bakarken, gülerken, kahkaha atarken, bir şeyi alkışlarken, özgürce dans ederken, keyif, neşe ve coşkunun varlığımızdan aktığını hissederken içimizde direnç yoktur. Bu anlarda kendi öz benliğimizle aynı frekansta titreşiriz. Öfke, engellenme, korku, yalnızlık, suçluluk gibi olumsuz olarak adlandırdığımız duyguları hissetmek aslında tam da istemediğimiz bir şeye odaklanmış olduğumuzun göstergesidir.

Şükrederken, bir şeyi takdir ederken, bir şeyin değerini fark ederken, bir şeyin olumlu yanlarına bakarken, gülerken, kahkaha atarken, bir şeyi alkışlarken, özgürce dans ederken, keyif, neşe ve coşkunun varlığımızdan aktığını hissederken içimizde direnç yoktur.

Şükrederken, bir şeyi takdir ederken, bir şeyin değerini fark ederken, bir şeyin olumlu yanlarına bakarken, gülerken, kahkaha atarken, bir şeyi alkışlarken, özgürce dans ederken, keyif, neşe ve coşkunun varlığımızdan aktığını hissederken içimizde direnç yoktur.

Yani yaptığımız şey, istediğimiz şeye doğru gitmek yerine istemediğimiz şeyi itmeye çalışmaktır.
Dirençli olduğumuz her an aslında istediğimiz şeyin gerçekleşmesini kendi kendimize engellemiş oluruz. İşte bu nedenle eğer kendi gerçekliğimizi yaratmak istiyorsak direncin nasıl işlediğini anlamamız çok önemlidir. En temel anlamıyla direnç dediğimiz duruma istediğimiz şeylerin titreşimiyle eşleşmeyen titreşimlere sahip olan düşüncelerimiz neden olur. Tam da bu nedenle bu düşünceleri olumsuz olarak algılarız. Öz benliğimizle uyumlu değillerdir. Dirençlerimizi fark etmek zihinsel, bedensel ve duygusal farkındalık gerektirir. Farkındalık düşüncelerimizi gözlemleyebilmemizi, dugularımızı bedende hissedebilmemizi sağlar. Hayattaki her şeye karşı bir merak ve bilmeme haliyle yaklaştığımızda farkındalığımız daha güçlü olur. Bu hali en somut olarak meditasyon sırasında deneyimleriz. Meditasyon farkındalığımızı güçlendirir. Farkındalıkla beraber içimizdeki bilgeyi harekete geçirmek ve direnci fark ederek dönüştürmek için kendimize sormamız gereken soruların bazıları şunlardır:

En temel anlamıyla direnç dediğimiz duruma istediğimiz şeylerin titreşimiyle eşleşmeyen titreşimlere sahip olan düşüncelerimiz neden olur.

En temel anlamıyla direnç dediğimiz duruma istediğimiz şeylerin titreşimiyle eşleşmeyen titreşimlere sahip olan düşüncelerimiz neden olur.

Şu anda düşündüğüm/ konuştuğum/yaptığım şey faydalı mı?

Şu anda düşündüğüm şeyler, söylediğim sözler, yaptığım eylemleri olumlu bir şeye çekildiğim için mi yoksa olumsuz bir şeyi itmek, ondan kurtulmak için mi yapıyorum?

Şu anda düşündüğüm şeyler, söylediğim sözler, yaptığım eylemler için beni harekete geçiren duygu nedir? Korku, kaygı, öfke veya üzüntü mü, yoksa keyif, huzur, neşe veya coşku mu?

Şu anda düşündüğüm şeyler, söylediğim sözler, yaptığım eylemler bir direnç halini mi, yoksa bir kabul halinde isteklerimi mi yansıtıyor?

Şu anda yaşadığım şey her ne olursa olsun düşüncelerim, sözlerim ve eylemlerim çözüme ve olumlu duyguya odaklı mı?

Bu soruları hayatımızın her anında sorabiliriz. Zamanla bu bir alışkanlık halini alacak ve içgörümüzü güçlendirecektir. Ve giderek zihnimizde soru sormak zorunda kalmadan içten gelen bir bilme haliyle hayatımızı dirençsiz bir akış halinde yaşamamız mümkün olacaktır. 🙂

 

İşe Yaramazlığın Faydası

İşe Yaramazlığın Faydası

İki bin yıldan fazla zaman önce Taocu filozof Chuang Tzu işe yaramayan, çirkin, biçimsiz insanlar – kamburlar, sakatlar, deliler – ve eciş bücüş, biçimsiz, meyvasız ağaçların erdemlerini anlatan birkaç kıssa yazmıştı.

Marangoz Şi, Çi eyaletine doğru yol alıyormuş. Çu Yuan’a vardığında köyün sunağının yanında yaşlı bir meşe ağacı görmüş. Gövdesi birkaç metreyi bulan ağaç binlerce öküze gölge yapacak kadar büyükmüş. Boyu ufak tepeleri, en alçak dalının yüksekliği 25 metreyi geçiyormuş. Ondan fazla dalı ufak bir gemi yapılabilecek büyüklükteymiş. Etrafı ana baba günüymüş. Usta marangoz kafasını döndürüp de ağaca bakmadan yoluna devam etmiş. Ancak çırağı ağaca uzun uzun bakmış ve ustasının yanına koşup “Baltamı yüklenip de seni takip etmeye başlayalı beri bu kadar güzel bir kereste görmedim ustam. Ama sen dönüp bakmaya bile tenezzül etmeden yoluna devam ediyorsun, neden?” diye sormuş. Şi yanıt vermiş: “Dur! Daha fazla konuşma! Bu ağacın hiç bir faydası yok. Bundan yapılan gemi batar, tabut çürür, alet kırılır, kapı çatlar, direği karıncalar sarar. Bu beş para etmez, hiç bir işe yaramaz bir kereste. O nedenle bu kadar uzun yaşamış zaten.”

Marangoz Şi evine döndükten sonra yaşlı meşe ona rüyasında görünmüş ve onunla konuşmuş “Beni neyle karşılaştırıyorsun? Faydalı ağaçlarla mı? Kiraz, elma, armut, portakal, turunç, erik ve diğer meyve ağaçları var. Bunların meyveleri olgunlaşır olgunlaşmaz ağaçlar yağmalanır ve istismar edilir. Büyük dalları kırılır, ufakları kesilir. Faydaları yüzünden hayatları acı doludur. Bu yüzden normal ömürlerini yaşayamazlar, en olgun zamanlarında kesilirler. Sıradan dünyanın ilgisi üzerlerindedir. Her şey için bu böyledir. Bense uzun zamandır işe yaramaz olmak için uğraşıyorum. Kaç kez yok olma tehlikesi geçirdim. Nihayetinde işe yaramaz haldeyim ve bu bana çok yarar sağlıyor. Eğer faydalı bir ağaç olsaydım bu kadar büyüyebilir miydim? Ayrıca her ikimiz de bir şeyiz. Bir şey başka bir şeyi nasıl yargılayabilir ki? Senin gibi ununu elemiş eleğini asmış işe yaramaz bir adam değersiz bir ağaç hakkında ne bilebilir?”.

Şi uyandığında rüyasını anlamaya çalışmış. Çırağı “Madem bu kadar işe yaramaz olmak istiyordu, neden sunak olarak kullanılıyor?” diye sormuş. Şi ise Çırağına “Şşşş! Konuşma! İnsanlar işe yaramadığını bilip ona zarar vermesin diye sunak rolüne girmiş. Eğer kutsal bir ağaç olmasaydı muhtemelen onu keserlerdi. O kendisini sıradan şeylerden farklı bir şekilde koruyor. Eğer onu sıradan bir şekilde değerlendirirsek işin özünü kaçırmış oluruz” diye yanıt vermiş.

Bu kıssalar Taocuların görünürde faydasız olan, insanların ve toplumun işe yaramaz olduğu için hor gördüğü şeylere verdikleri önemi anlatıyor. Aynı zamanda bu hikayeler bilge kişiye bütünsel ve doğal bir hayat yaşayabilmek için kendi işe yaramazlığını kutlamanın, hatta geliştirmenin önemini öğreten birer metafor.

Benzer motiflere simyada, masallarda ve günümüz modern insanının rüyalarında da rastlıyoruz. Örneğin simyacılar dönüşüm sürecinin başlangıcında mevcut olan ilk madde, prima materia’ya özel önem verirler. Ancak genellikle bu ilk madde zehir, çiş, dışkı gibi işe yaramayan, atık ve tehlikeli bir maddedir. Masallarda işe yaramazlık hali “ahmak” karakterinde vücut bulur. Bu karakter genelde aptal, tembel ve dışarıdan bakıldığında talihsiz ve tamamen değersiz görünen bir karakterdir. Ancak çoğu masalda bu karakter daha sonra bir kahramana dönüşür. Türk sinemasında popüler bir karakter olan Şaban da benzer özelliklere sahiptir. Bu herkesin içinde bulunan arketipsel ahmak motifi kişinin bireyleşme sürecinde çok önemli bir rol oynar.

inek saban

Türk sinemasında İnek Şaban olarak karşımıza çıkan ve masallarda yaygın olarak görülen “ahmak” karakteri çoğu zaman hikayenin sonunda bir kahramana dönüşür.

Taocu düşüncede işe yaramayana karşı saygının anlatıldığı hikayelerde iki konu öne çıkar: değerlerin göreceliği ve kutupsallık prensibi. Taoculuk kutupsallığı Çin’in geleneksel Yin-Yang sembolü ile ifade eder. Bu sembol bir dağın güneşte ve gölgede kalan tarafını, ve genel olarak tüm varoluştaki ikiliği anlatır. Bir paranın iki yüzü gibi Yin ve Yang, karanlık ve aydınlık, faydalı ve işe yaramaz doğanın birbirini tamamlayan ve ayrılması hiç bir zaman mümkün olmayan iki kutbudur.

Taocular hiçbir kavram veya değerin mutlak veya üstün olarak değerlendirilemeyeceğini farkına varmıştır. Eğer işe yaramak faydalı ise, işe yaramaz olmak da faydalıdır. İki karşıt kutbun nasıl da kolayca yer değiştirebileceği atı kaçan bir köylünün hikayesinde şöyle anlatılmaktadır:

Atı ahırdan kaçan köylüye komşusu uğrar ve üzüntüsünü paylaşır. Köylü ise komşusuna “Hayır mı şer mi, kim bilir?” diye yanıt verir. Ertesi gün köylünün atı geri gelir. Yanında dolaşırken arkadaş edindiği bir sürü vahşi atı da beraberinde getirir. Komşusu yine köylüyü ziyarete gelir, bu sefer köylünün başına konan talih kuşunu kutlamak ister. Köylü yine aynı yanıtı verir: “Hayır mı şer mi, kim bilir?”. Ertesi gün köylünün oğlu vahşi atlardan birine binmek isterken bacağını kırar. Komşu bu sefer geçmiş olsuna gelir, ancak köylüden aynı yanıtı alır “Hayır mı şer mi, kim bilir?”. Ertesi gün köye gençleri askere almak için subaylar gelir, ancak köylünün oğlu bacağı sakat olduğu için askere alınmaz.

Taocu düşünceye göre Yang ve Yin, aydınlık ve karanlık, işe yararlık ve işe yaramazlık, bunların hepsi bütünün farklı ifadeleridir ve birini seçip diğerine kendimizi kapattığımız zaman doğan dengesini bozmuş oluruz.

Taocu düşünceye göre Yang ve Yin, aydınlık ve karanlık, işe yararlık ve işe yaramazlık, bunların hepsi bütünün farklı ifadeleridir ve birini seçip diğerine kendimizi kapattığımız zaman doğan dengesini bozmuş oluruz.

Taocu düşünceye göre Yang ve Yin, aydınlık ve karanlık, işe yararlık ve işe yaramazlık, bunların hepsi bütünün farklı ifadeleridir ve birini seçip diğerine kendimizi kapattığımız zaman doğan dengesini bozmuş oluruz. Eğer doğanın yolunu takip edip bütünlüğü deneyimlemek istiyorsak daha zor olan karşıtlıkları kabul etme yolundan gitmemiz gerekir.

Jung da insan psişesi hakkında aynı çıkarımlarda bulunmuştu. İnsan psişesinde aydınlık ve karanlık, eril ve dişil gibi dalgalanan bir ruhsal gerilim halinde aynı anda var olan sayısız karşıt enerji bulunmaktadır. Taocular gibi Jung da bu gerilimi taraflardan sadece biriyle özdeşleşerek çözmeye çalışmanın (örneğin sadece üretken olmaya çalışmak) tehlikeleri hakkında bizi uyarmıştır. Psişenin sadece bir unsuruna aşırı değer vererek aşırı geliştirmenin tehlikeli bir tek taraflılığa neden olduğunu, bu durumun sıklıkla bir fiziksel hastalık, nevroz veya psikoza yol açtığını fark etmiştir. Jung bunun yerine bize kendi içimizdeki karşıtlıklarla yüzleşmeyi tavsiye etmiş, bunu bireyleşme sürecinin olmazsa olmazı olarak görmüştür.

İçsel karşıtlıklarımızı bütünlemenin en temel yollarından bir tanesi bilinçli olarak gölgemizle, yani kişiliğimizin bizim sahiplenmeyi reddettiğimiz istenmeyen özelliklerini içeren karanlık tarafıyla yüzleşmektir. Bu özelliklerle yüzleşmek zor ve sancılı bir süreçtir. Gölgemiz her ne kadar kişiliğimizin olumlu bazı özelliklerini içerebilirse de, daha çok bizim aşağılıklarımızı, doğamızın ahlaki, estetik ve sosyo-kültürel nedenlerle reddetmiş olduğumuz ilkel, uyumsuz ve garip unsurlarını içermektedir. İğrenç, aşağılık ve işe yaramaz özelliklerimizi içeren gölgemiz Taocuların şekilsiz ağacına veya masallardaki çirkin kambura benzemektedir. Dışarıdan bakıldığında tıpkı bunlar gibi tamamen işe yarmaz görünmektedir.

Jung psişenin sadece bir unsuruna aşırı değer vererek aşırı geliştirmenin sıklıkla bir fiziksel hastalık, nevroz veya psikoza yol açtığını fark etmiş, bunun yerine bize kendi içimizdeki karşıtlıklarla yüzleşmeyi tavsiye ederek bunu bireyleşme sürecinin olmazsa olmazı olarak görmüştür.

Jung psişenin sadece bir unsuruna aşırı değer vererek aşırı geliştirmenin sıklıkla bir fiziksel hastalık, nevroz veya psikoza yol açtığını fark etmiş, bunun yerine bize kendi içimizdeki karşıtlıklarla yüzleşmeyi tavsiye ederek bunu bireyleşme sürecinin olmazsa olmazı olarak görmüştür.

Gölge özelliklerimizi değersiz kılmanın yanı sıra fiziksel ve duygusal sorunlarımızı da faydasız görme eğilimimiz vardır. Basit bir baş ağrısı, mide bulantısı veya daha ciddi bir kanser veya depresyon olsun sıkıntıyı sevmeyiz. Hastalığımızda çok az bir değer görürüz. Hastalıklar genellikle bizim önümüzü tıkar, biz de onlardan kurtulmaya çalışırız. Hastalığa karşı bu indirgemeci bakış açısı batı tıp sisteminin hastalığa olan yaklaşımını da yansıtır. Bu sistem hastalığın yanlış veya kötü bir durum olduğunu, bu durumun nedeni ortadan kaldırıldığında hastanın iyileşeceğini varsayar. Bu yaklaşım iyileşmeye yardımcı olsa da batıdaki uygulamalarında çok yaygın olarak hastalığa ve onun belirtilerine karşı tıpkı Chuang Tzu’nun marangozunun yaşlı şekilsiz ağaca karşı sahip olduğu gibi olumsuz bir tavır yaratmaktadır.

Chuang Tzu’nun kıssaları bize sorunlarımızı farklı bir bakış açısıyla görmemizi salık veriyor. Sakat kambur kişi ve şekilsiz ağaç nasıl durumlarından yarar sağlıyorsa bizler de rahatsızlıklarımızın içinde bir hayır bulabiliriz. Aslında yüzeyde bize yanlış görünen şeyler bir anlam taşımaları ve görünmeyen bir amaca hizmet etmeleri açısından daha derin bir düzeyde bizim için tamamen doğrudur.

Gösterdiğimiz sağlıksızlık belirtileri ve yaşadığımız sorunların içerisinde bizim için hayırlı bir şeylerin saklı olduğu fikri Jung’un psikoloji yaklaşımının temelinde yer alır. Jung başımıza gelen sıkıntılara sadece indirgemeci nedensel bir bakış açısıyla bakmak yerine bu sıkıntıların gösterdiği yöne ve anlamlara bakmamızı önermiştir. Jung’a göre gösterdiğimiz nevrotik belirtiler ve kompleksler bilinçdışı tarafından kendimizi gerçekleştirme yolunda bize hizmet etmeleri için tasarlanan karmaşık düzenlemelerdir. Jung Analitik Psikoloji Üzerine İki Deneme (1956) adlı eserinde şöyle yazmıştır “Ben kendi hayatımda var oluş nedenini ve faydasını tamamen nevroza borçlu olan birden fazla kişiyle karşılaştım, ….. bu durum o kişileri kendi değerli potansiyellerinin açığa çıkmasını sağlayacak bir yaşam tarzına zorluyordu”.

Nevrozlarımızın ve fiziksel hastalıklarımızın içinde ruhsal bütünlüğümüz için gerekli olan bilinçdışı değerlerimiz ve kalıplarımız gizli. Bunların anlamını keşfedebilmek için hastalıklarımızla işbirliği yapmamız gerekiyor. Bunu yapmak ise herhangi bir varsayımda bulunmadan veya bir şeyi değiştirmeye çalışmadan bulunduğumuz duruma yakın bir ilgi ve dikkat göstermemizi gerektiriyor. Bunun için ihtiyacımız olan yaklaşım ise her şeyin olması gerektiği gibi olduğunu kabul ederek sürece izin vermek. Bu süreci bir simya sürecine benzetmemiz de mümkün. Süreç saf ve bütün olmayan, dönüşüme ihtiyacı olan bir bedenle başlıyor. Sahip olduğumuz bu beden, yani prima materia, günlük hayattaki acılarımız, aksaklıklarımız ve sorunlarımızı içeriyor ve bunların içindeki anlamın ortaya çıkması için pişmeye ve simyasal bir dönüşüm geçirmeye ihtiyaç var. Bu pişirme halıhazırda olup bitenlerin üzerine yoğun bir farkındalık ile odaklanmayı ve bunları bilinçli bir şekilde büyütmeyi gerektiriyor.
Chuang Tzu’nun kıssaları bize hastalıklarımıza değer vermenin öneminin yanı sıra hayattaki potansiyelimizi tam olarak gerçekleştirebilmek için dünyaya faydasız hale gelmemizin gerekli olduğunu öğretiyor. Aksi taktirde kişiliğimizin değerli taraflarını kaybetme, istismar edilme ve hayatımızı tatminsiz ve acılı bir şekilde geçirme riski taşıyoruz. Chuang Tzu kısaca kendine has abartılı tarzıyla bize birey olarak yaşamamızı öğütlüyor.

Nevrozlarımızın ve fiziksel hastalıklarımızın içinde gizli olan bilinçdışı değerlerimiz ve kalıplarımızın anlamını keşfedebilmek için herhangi bir ön varsayımda bulunmadan veya onları değiştirmeye çalışmadan onlara yakın bir ilgi ve dikkat göstermemiz gerekiyor.

Nevrozlarımızın ve fiziksel hastalıklarımızın içinde gizli olan bilinçdışı değerlerimiz ve kalıplarımızın anlamını keşfedebilmek için herhangi bir ön varsayımda bulunmadan veya onları değiştirmeye çalışmadan onlara yakın bir ilgi ve dikkat göstermemiz gerekiyor.

Jung da herkesin kendine has biricik hayatını yaşaması gerektiği üzerinde duruyor. Bireyleşme yolundaki anahtar unsur kişinin kollektife uyarak yaşamasından ziyade kendi kişiliğini geliştirmesi olarak karşımıza çıkıyor. Jung modern toplumda bireyin karşı karşıya olduğu büyük zorluğa dikkat çekiyor, bireyin sürüye uyması durumunda çabucak kendi özgünlüğünün azaldığını ve belirsizleştiğini gözlemliyor. Bir çoğumuz kendi hayatımızı yaşamıyoruz ve kendi gerçek doğamız hakkında en ufak bir fikrimiz bile yok. Uyum sağlamak ve çıkıntı olmamak için aşırı bir çaba içerisinde başkalarının bize dayattığı fikirler, kurallar, düzenlemeler ve çevremizin “doğru” olarak gördüğü alışkanlıklar ne derse onlara harfi harfine uymaya çalışıyoruz. Başkalarının söyledikleri ve yaptıklarının birer kölesi haline gelmiş durumdayız. Bu durum toplumda kabul gören birisi olmak adına kendimize evlenme, çocuk yapma, güvenli bir iş sahibi olma gibi zorunluluklar yarattıkça daha da içinden çıkılmaz bir hale geliyor. Bu tarz kurallar özellikle kendi içsel değerleri ve kalıpları standart kalıplardan oldukça farklı olan sanatçılar, dahiler ve ruhsal yolda yürüyenler için tamamen boğucu ve yok edici bir hale gelebiliyor.

Hayatımızı kendi özgün yolumuza uygun yaşadığımız ölçüde toplumsal kurallardan ve normlardan uzaklaşmak zorundayız. İçsel bütünlüğümüzü yakalayabilmek için kollektif psişenin ve yaşadığımız dünyanın üzerimizdeki etkisinden kendimizi kurtarıp işe yaramaz ve ahmak olmayı göze almamız gerekiyor. Lao Tzu’nun dediği gibi:

Bilge doğru yolu öğrendiğinde
Ona tam olarak uygun yaşamaya çalışır
Sıradan kişi doğru yolu öğrendiğinde
Ona kısmen uygun yaşamaya çalışır
Ahmak doğru yolu öğrendiğinde
Onunla alay edip güler
Eğer ahmak ona gülmeseydi
O zaten doğru yol olmazdı
O zaman doğru yolu arıyorsan
Ahmakların kahkahalarını dinle.

Chuan Tzu’nun sözleriyle “Sadece kamil kişi bir yandan insanlığın sınırlarını aşarken diğer yandan insanlarla iç içe yaşayabilir ve bundan zarar görmez. Dünyanın öğretilerinden hiç bir şey öğrenmez. Kendisini diğerlerinden bağımsız yapan şeye sahiptir.”

Bir başka deyişle, bizim için hayırlı olan kendimiz olmak ve bu dünyaya kendimiz neysek onu sunmaktır.

Sağlıklı ego gelişiminde kişisel sınırların önemi (2)

kisisel sınırlar4Bir çoğumuza küçükken hissettiğimiz şeyin aslında öyle olmadığı veya ayıp olduğu, gördüğümüz şeyin aslında öyle olmadığı, istediğimizi düşündüğümüz şeyi aslında istemediğimizi veya istemenin ayıp olduğu gibi şeyler söylenmiştir. Bu şekilde hayatımızı kendi hakikatimizi devamlı reddederek sürdürmek zorunda kalmak ruhsal dengemizi iyiden iyiye bozar ve kendimize artık güvenemeyiz. Böylece yaşamımızı artık kendi hislerimizi ve isteklerimizi dikkate almadan, hatta onların tersine giderek sürdürmeye başlarız ve kendi hakikatimizden iyice uzaklaşırız. Kendimize yaptığımız bu içsel ihanet nedeniyle kendimize güvenimiz kalmaz.

Bize kendimizi iyi hissettirmeyen kararlar aldığımızda veya kendi hakikatimize uygun olmayan davranışlar sergilediğimizde kendimizi güvensiz hissederiz.

Bize kendimizi iyi hissettirmeyen kararlar aldığımızda veya kendi hakikatimize uygun olmayan davranışlar sergilediğimizde kendimizi güvensiz hissederiz.

Kendine güven büyük oranda sağlıklı kişisel sınırlar sayesinde oluşur. Eğer kendimize güvenimiz yoksa kişisel sınırlarımız da sağlıklı ve güçlü değil demektir. Bu da devamlı kendi hakikatimizi ve hislerimizi göz ardı ettiğimiz ve kendimizi terk ettiğimiz bir davranış kalıbının içinde sıkışıp kaldığımızı gösterir. Kendimize yaptığımız bu ihanet kendimizi tek başımızayken güvende hissetmememize yol açar. Artık kendimize güvenemeyiz. Kendisini terk eden birine karşı kim güven hissedebilir? İşte kendimize devamlı yaptığımız şey budur.

Bize kendimizi iyi hissettirmeyen kararlar aldığımızda veya kendi hakikatimize uygun olmayan davranışlar sergilediğimizde kendimizi güvensiz hissederiz. Gerçekten ne hissettiğimizi göz ardı ettiğimizde ve kendi hakikatimizden uzaklaştığımızda kendi kendimiz için güvenilmez bir kişi haline geliriz. Kendimize olan güvenimizi kazanabilmemizin tek yolu tekrar duygularımız ve hislerimizle bağlantıda olmayı öğrenmek ve hayatımızı onların rehberliğine göre düzenlemektir.

Gerçekten kim olduğumuzu, ne istediğimizi ve nasıl hissettiğimizi gizleyerek sahte bir benlikle yaşamak diğer insanlarla yakın ve samimi bir ilişki kurmamızı engeller. İnsanlarla sağlıklı bir ilişki kuramayız çünkü sahte benliğimiz kimsenin ötesini göremediği bir maske haline gelir. Bir süre sonra bu maskenin kendimiz olduğuna inanırız. Bu sahte benlik kişiliğimizi ele geçirir ve kimliğimiz haline gelir. Kendi benlik

Gerçekten kim olduğumuzu, ne istediğimizi ve nasıl hissettiğimizi gizleyerek sahte bir benlikle yaşamak diğer insanlarla yakın ve samimi bir ilişki kurmamızı engeller.

Gerçekten kim olduğumuzu, ne istediğimizi ve nasıl hissettiğimizi gizleyerek sahte bir benlikle yaşamak diğer insanlarla yakın ve samimi bir ilişki kurmamızı engeller.

anlayışımızı öylesine etkiler ki artık kim olduğumuzu ve ne istediğimizi bilemez hale geliriz. Hayatımız bir yanlışlar silsilesi haline gelir. Bir başkasıyla yakınlaşmak, derin bir ilişki kurmak, kalbimizin merkezinden kendi hakikatimizle, en saf ve kısıtlanmamış halimizle diğer kişiyle  bir bağ kurmak anlamına gelir. Eğer araya giren bir maske varsa bunu yapmak mümkün değildir.

Hayatımızda duygularımızı gerçekten anlayan birisi olmasını isteriz, ancak çoğu zaman kendi duygularımızı anlayabilmekten yoksunuzdur. Kendimizle bir menfaat ilişkisi geliştiririz, kendi hakikatimize sadece bize sorun veya zorluk çıkartmadığı zamanlarda kulak veririz. Ne pahasına olursa olsun kendi kişisel hakikatimizi ve duygularımızı izlemeyi seçmeyerek, aslında kaçınmaya çalıştığımız sorunları ve zorlukları kendi elimizle davet ederiz. Duygularımızın ve hislerimizin farkında olmadan tam olarak kim olduğumuzu, neden hoşlandığımızı, neye inandığımızı ve ne istediğimizi bilmemiz mümkün değildir. İnsanların sağlıklı ilişkiler kurabilmek için sağlıklı kişisel sınırara ihtiyacı vardır. Ancak bu sayede samimi ve derin bir ilişkiyi kendimizi kaybetmeden sürdürebiliriz.

Peki kişisel sınırlar yaratmak her şeyin esasında bir olduğu bir evrende yaşadığımız gerçeğiyle nasıl bağdaşabiliyor? Bu bir çelişki gibi görünse de aslında değil. Gerçekten kim olduğuma, ne istediğime, neye ihtiyacım olduğuna, ne hissettiğime evet dediğim zaman kaynağın kendisini benim üzerimden biricik olarak ifade etmesine de izin vermiş olurum. Bu şekilde sınırlarımın olmaması haline kıyasla evrenin birliği ile daha uyumluyumdur, çünkü sınırlarım olmadığında kaynağın bana verdiği öze, kendi doğama sadık yaşamam mümkün değildir. Bir başka deyişle kendimi başkalarından veya kaynaktan ayrı görmek yerine kaynağın tam ve biricik bir ifadesi olmuş olurum. Yani kişisel sınırlarımızın olması birlik bilincimiz ile çelişen bir durum yaratmamaktadır.

İnsanların sağlıklı ilişkiler kurabilmek için sağlıklı kişisel sınırara ihtiyacı vardır. Ancak bu sayede samimi ve derin bir ilişkiyi kendimizi kaybetmeden sürdürebiliriz.

İnsanların sağlıklı ilişkiler kurabilmek için sağlıklı kişisel sınırara ihtiyacı vardır. Ancak bu sayede samimi ve derin bir ilişkiyi kendimizi kaybetmeden sürdürebiliriz.

Sınırlarımızın olması için kendimiz ile dünyanın geri kalanı arasında bir ayrım yapmamız gerekir. Ancak bunu yapmak için zaten ekstra bir çabaya ihtiyacımız yoktur, fiziksel beynimiz bunu zaten bizim için yapmaktadır. Fiziksel bir bedende olduğumuzu hissettiğimiz ilk andan itibaren fiziksel deneyimimiz bizde zaten bizim evrenin geri kalanından ayrı olduğumuz algısını yaratmaktadır. Dolayısıyla benlik (ego) algımız kendiliğinden gelişir. Kendimizi ayrı bir benlik olarak algılamamız evrenin kendi kendisini bilmesi ve genişlemesi sürecine hizmet eder. Ben ve diğeri algımız kendiliğinden oluşmaktadır ve bu algı aslında bize mutluluk verir. Bu benlik algımızla bireysel mutluluk arayışına gireriz ve bu süreçte zamanla aslında her şeyin bir olduğu algısını tekrar kazanarak bireysel mutluluğumuza hizmet eden her şeyin aslında var olan diğer her şeye de hizmet ettiğini fark ederiz.

Burada önemli bir ayrım yapmak gerekir. Kişisel sınır demek istemediğimiz şeylere direnç göstermek demek değildir. Birçok insanın kişisel sınırları sağlıksız bir şey olarak görmesi bu nedenledir, çünkü sınırları direnç ile bağdaştırırız. İstemediğimiz bir şeye direnç göstermek kendi doğamız ile uyumlu halde olmamamızdan kaynaklanır ve bu sağlıksız bir kişisel sınırımız olduğu anlamına gelir. Sınırlarının herhangi bir şekilde ihlal edilmesini ne olursa olsun engellemek amacıyla çevrelerindeki kişilere devamlı direnç gösteren kişiler sağlıklı değillerdir. Bu insanlar istenmeyen şeylere odaklanmıştır, istemedikleri şeyleri itmeye çalışırlar ve sınırları da istemedikleri şeyleri dışarıda tutmak için vardır. Her ne kadar öyle olduğunu sansalar da sınırları onları mutlu etmeye hizmet etmez. Nasıl hiç sınırları olmayıp hakikati devamlı olarak hayat tarafından çiğnenen bir kişi olmak sağlıklı değilse, hayatın getirdiği sınır ihlallerine karşı devamlı bir direnç halinde olmak da sağlıklı bir durum değildir. Yakınlık ve samimiyete karşı kendi etrafında duvar ören insanlar sağlıklı kişisel sınırlara sahip değildir. Bu insanlar hayata direnmektedir. Sağlıksız sınırlar kuralları zorlayarak başkalarına nasıl davranmaları veya davranmamaları gerektiğini söylemeye çalışır. Ancak başkalarının davranışları veya neyi yapıp yapmadıkları üzerinde bir kontrolümüz yoktur. Sadece kendimizin neyi yapıp yapmadığımız üzerinde kontrolümüz vardır. Dolayısıyla sağlıklı kişisel sınırlar, sıklıkla görmeye alışık olduğumuz duvarlar veya kuralların aksine,

Yakınlık ve samimiyete karşı kendi etrafında duvar ören insanlar sağlıklı kişisel sınırlara sahip değildir. Bu insanlar hayata direnmektedir.

Yakınlık ve samimiyete karşı kendi etrafında duvar ören insanlar sağlıklı kişisel sınırlara sahip değildir. Bu insanlar hayata direnmektedir.

hayata karşı direnç içermez. Dolayısıyla yaşamın birliği ile uyum halindedir. Sağlıklı kişisel sınırlar başkalarının size ne yapıp yapamayacağını kontrol etmekle değil, tamamen sizin kendi hakikatinizi, isteklerinizi ve nasıl mutlu olduğunuzu tanımlayıp hayatınızı ona göre düzenlemeniz ve yaşamanızla alakalıdır. Bu bir kendini bilme, onurlandırma ve sevme halidir. Eğer dünyaya karşı direniyorsanız veya dünyanın size kim doluğunuzu, ne istediğinizi, nasıl hissetmeniz gerektiğini dikte etmesine izin veriyorsanız bunları deneyimlemeniz mümkün değildir. Sağlıklı bir egoya sahip olmak sadece size değil tüm evrene hizmet eder.  Sadece sizin değil herkesin mutluluğuna katkı sağlar, çünkü özde hepimiz biriz.

Sağlıklı ego gelişiminde kişisel sınırların önemi (1)

Sağlıklı ego gelişiminde kişisel sınırların önemi “Ya olduğun gibi görün; ya da göründüğün gibi ol.”
Hz. Mevlana

Not: Bu yazı bizleri sınırsız bir fedakarlıkla büyütüp yetiştiren annelerimize adanmıştır.

Kişisel sınırlar ne demektir? Nasıl sağlıklı kişisel sınırlar oluşturabilirim? Sevdiklerimle olan ilişkilerimde kişisel sınırlar olmalı mıdır? Evrendeki her şey birse sınırlar koymaya gerek var mıdır?

Fiziksel bir gerçeklikte yaşıyoruz. O nedenle bir ego algımız vardır ve bu algı aynı zamanda bizim için bir sınır algısı yaratır. Yani kendimizle “başkası” olarak gördüğümüz kişiyi veya nesneyi ayrı olarak algılarız. Peki kişisel sınırlar ne demektir? Kişisel sınırlar bir kişinin dış dünya ile nasıl bir ilişki kuracağını belirleyen prensiplerdir. Bunlar kişinin inançları, görüşleri, yaklaşımları, geçmiş deneyimleri ve toplumda öğrendiği şeylerin karışımından oluşan davranış kurallarıdır.

Kişisel sınırlar kişiler arasındaki ilişkileri iki yönlü olarak belirler. Kişinin hoşlandığı ve hoşlanmağı şeyleri, ona göre neyin yanlış neyin doğru olduğunu belirleyerek kişinin kendisini tanımlamasına yardımcı olur. Bu tanımları yapmak ise başkalarının bize nasıl davranmasına izin vereceğimizi veya vermeyeceğimizi belirlememize yardımcı olur.

Kişisel sınırlar bir kişinin dış dünya ile nasıl bir ilişki kuracağını belirleyen prensiplerdir.

Kişisel sınırlar bir kişinin dış dünya ile nasıl bir ilişki kuracağını belirleyen prensiplerdir.

Sağlıksız kişisel sınırlarımız olduğunu gösteren durumlardan bazılarını şöyle örnekleyebiliriz: evet demek isterken hayır demek veya bunun tersi, hayır dediğimizde kendimizi suçlu hissetmek, başkalarını memnun etmek için kendi değerlerimize veya içimizde hissettiğimiz şeye aykırı davranmak, içimizden bir şey demek geldiğinde susmak ve sesimizi çıkartmamak, kabul görmek için bir başkasının inanç ve fikirlerini kendimize mal etmek, bize kötü davranan birisine karşı ses çıkartmamak, istemediğimiz halde birisinin bize dokunmasına veya cinsel ilişkiye girmesine izin vermek, bir başkasının rahatını bozmamak veya isteklerini ve ihtiyaçlarını karşılamak için kendimizin rahatsızlığına göz yummak, kendimizi işe yarar hissetmek için aşırı verici olmak, bir başkasının yaşadığı sorunlar ve zorluklarla aşırı ilgilenmek, ilişkilerde kendi duygusal ihtiyaçlarımızı tanımlamamak ve karşı tarafa bildirmemek. Burada farkına varmamız gereken en önemli şey sorunun aslında başkalarının bizim sınırlarımızı ihlal etmesinden değil, bizim kendi sınırlarımızı ihlal etmemizden kaynaklandığıdır. Birinin sınırlarımızı ihlal etmesine izin verdiğimizde aslında kendi sınırlarımızı kendimiz ihlal ediyoruzdur. Bu aslında kendimize yaptığımız bir ihanettir, çünkü kendi hissettiklerimizi dikkate almadığımızda kendimizi terk etmiş ve kendimize zarar vermiş oluruz.

Eğer sınırlarımızı mantıklı zihnin doğru veya yanlış, istenen veya istenmeyen algısına göre, veya başka insanların sağlıklı sınırların nasıl olması gerektiği hakkındaki görüşlerine göre belirliyor olsaydık durum oldukça karmaşıklaşabilirdi. Kişisel sınırlar başlığı altında fiziksel, duygusal, zihinsel, ruhsal ve cinsel sınırlardan bahsedebiliriz. Ancak sınırları algılamanın daha kolay bir yolu var. Tanımladığımız sınırlar

Birinin sınırlarımızı ihlal etmesine izin verdiğimizde aslında kendi sınırlarımızı kendimiz ihlal ederiz, ve bu aslında kendimize yaptığımız bir ihanettir.

Birinin sınırlarımızı ihlal etmesine izin verdiğimizde aslında kendi sınırlarımızı kendimiz ihlal ederiz, ve bu aslında kendimize yaptığımız bir ihanettir.

aslında duygularımızdan çok da farklı değildir. Duygularımız herhangi bir kişisel sınırımızın ihlal edilip edilmediğini bize her zaman söyler. Yani duygularımızı hissettiğimiz ve onlara kulak verdiğimiz sürece sınırlarımızın nerede olduğunu gayet net bir şekilde biliriz. Örneğin birisi bizi inciten bir şey söylediğinde bu duygusal sınırımızın ihlal edildiği anlamına gelir ve kendimizi incinmiş hissederiz. Bu da bize duygusal sınrlarımızı gözden geçirmemiz gerektiği mesajını verir. Veya birisi bizi bir yere davet etti ve içimizden gitmek gelmediği halde gittik. Bu durumda kendi sınırımızı ihlal etmiş oluruz ve bedenimiz bu gerçeği bize olumsuz duygular yaşatmak yoluyla anlatır. O nedenle her gün ve her an duygularımızla bağlantıda olmamız çok önemlidir.

Kişisel sınırımız dediğimiz şeyi kişisel mutluluğumuzu, onurumuzu, arzularımızı ve ihtiyaçlarımızı biricik bir şekilde tanımlayan ve evrenin geri kalanından ayıran bir çizgi olarak düşünebiliriz. Kendi duygularını dinlemeyen ve dikkate almayan kişi kendi sınırlarını; başkalarının duygularını dinlemeyen ve dikkate almayan kişi de başkalarının sınırlarını ihlal eder. Günlük olaylar karşısında oluşan hislerimizi ve duygularımızı farkında olmak bunun için çok önemlidir. Gerçekten yaşanmaya değer bir hayat kurmak, yaşam deneyiminden keyif almak ve kendi hakikatimizle uyumlu bir şekilde yaşamak istiyorsak duygularımıza kulak verip onları dikkate almamız gerekir.

Duygularımız herhangi bir kişisel sınırımızın ihlal edilip edilmediğini bize her zaman söyler. O nedenle her gün ve her an duygularımızla bağlantıda olmamız çok önemlidir.

Duygularımız herhangi bir kişisel sınırımızın ihlal edilip edilmediğini bize her zaman söyler. O nedenle her gün ve her an duygularımızla bağlantıda olmamız çok önemlidir.

Sınırlarımızı oluşturan kendi kişisel hakikatimizi sadece ve sadece biz tanımlayabiliriz. Toplum, anne-babamız, arkadaşlarımız veya partnerimiz bize kişisel sınırlarımızın ne olduğunu söyleyemez, bunu sadece biz bilebiliriz. Ancak aslında devamlı bunu yapmaya çalışırlar. Bize sınırlarımızın nasıl olması veya olmaması gerektiğini, nasıl olduğunu veya olmadığını söylemeye çalışırlar. Ancak onların bedenimize  girip bizim adımıza hissetmeleri mümkün değildir. Kim olduğumuzu ve ne istediğimizi sadece bizim bilmemiz değil, bunu aynı zamanda başkalarının da bildiğinden emin olmamız çok önemlidir. Kim olduğumuzdan ve ne istediğimizden utanç duyuyorsak kişisel sınırlarımız zayıf demektir.

Çocukken kendi öz benliğimizden utanırız. Ailemizde ve toplumda kabul görebilmek için kendimize etafımızdaki insanların kabul edebileceği bir kimlik yaratmamız gerekir. Jung’un persona olarak adlandırdığı sahte bir benlik. Bu bir hayatta kalma mekanizmasıdır. Ancak zamanla gerçekten de olmamız gerektiğini düşündüğümüz kişi haline gelerek gerçekte olduğumuz kişiden utanç duymaya başlarız.

Peki sahte bir benlik yaratmış olduğumuzu nasıl anlarız? Gerçekten ne istediğimizi biliyor muyuz? Başkalarının bize ne düşünmemiz, neye inanmamız veya ne hissetmemiz gerektiğini söylemesine izin veriyor muyuz? Aslında istemediğimiz şeyleri yapıyor muyuz? Aslında hayır demek isterken evet, evet demek isterken hayır diyor muyuz? İnsanların gerçekte nasıl hissettiğimizi bilmesinden korkuyor muyuz? İnsanların bizim hakkımızda olumsuz düşünmesinden korkuyor muyuz?

Aslında hayır demek isterken evet, evet demek isterken hayır diyor muyuz?

Aslında hayır demek isterken evet, evet demek isterken hayır diyor muyuz?

Sınırların ihlali denince birçok kişinin aklına müdahaleci bir ihlal gelir. Örneğin tecavüzde olduğu gibi, birisi bize bir şey yapar ve bu doğrudan bize yönelik bir ihlaldir. Ancak ihlal uzaklaşma şeklinde de olabilir. Bu durum bize yakın olan birinin kendisini bizden geri çekmesi durumunda oluşur. Kişi bizden uzaklaşarak duygusal bir sınırı ihlal eder. Bu da bir sınır ihlalidir ve bazen en çok acı vereni olabilir. Eğer çocukken bizi onaylamayan bir anne veya babamız olmuşsa sağlıklı sınırlar kurmakta çok zorlanabiliriz. Kendimizi ve başkalarını devamlı sınırlarımızı ihlal ederken bulabiliriz. Sınırlarımız hiç oluşmamış da olabilir. Örneğin çok yoğun çalışan ve kendisine çok kısıtlı zaman ayıran bir babaya veya anneye sahip olan çocuk bu durum karşısında hissettiği kızgınlığı ifade edebilir. Ebeveyni buna “seninle tanıdığım tüm anne-babaların çocuklarıyla geçirdiği zamandan daha fazla zaman geçiriyorum” şeklinde bir yanıtla karşılık verdiğinde çocuğun öfkesi ebeveyn tarafından onaylanmamış olduğundan çocuk utanç duyacak, hatta haline şükretmediği için utancı daha da artacaktır. Çocuk bu şekilde, hissettiği şeyin doğru olmadığını ve böyle hissettiği için utanç duyması gerektiğini öğrenir. Öfke kabul edilebilir bir duygu olmadığından çocuk kendisine öfkelenemeyen, potansiyel olarak her zaman “teşekkür ederim” diyen sahte bir benlik yaratır. Zamanla kendisinin gerçekte mutlu ve şükran dolu bir kişi olduğuna inanacak, ancak aslında derinlerde bir yerde öfkeli olduğu gerçeğini hiçbir zaman farkına varıp kabul etmeyecektir.

Çocukken hissettiğimiz şeyin doğru olmadığını ve böyle hissettiğimiz için utanç duymamız gerektiğini öğreniriz.

Çocukken hissettiğimiz şeyin doğru olmadığını ve böyle hissettiğimiz için utanç duymamız gerektiğini öğreniriz.

Birçok farklı nedenden ötürü sağlıklı sınırlar koymamız kolay değildir. Birincisi, başkalarının ihtiyaçları ve duyguları genelde bizim için daha önceliklidir. İkincisi kendimizi yeterince tanımayız. Üçüncüsü bizim de birey olarak haklarımızın olduğunun farkında değilizdir. Dördüncüsü sınırlar koymanın ilişkimizi tehlikeye atacağına inanırız. Beşincisi sağlıklı sınırların nasıl olacağını hiç bir zaman öğrenmemiş olabiliriz.

(devam edecek)

Eros-Ego İkilemi

Eros Ego İkilemiSevgi olmadan ruh yaşamla bağlantıya geçemez. Bebeklerin ilk yaptıkları şey bir kişiyle veya bir şeyle bağ kurmaktır. Bu önce anne veya baba, daha sonra bir battaniye veya oyuncak olabilir. Çocuk büyüdükçe bağ kurduğu şeylerin yelpazesi de evi, odası, oyuncakları, arkadaşları, kardeşleri, oyunlar, kitaplar ve faaliyetler gibi birçok kişi ve nesneyi içine alacak şekilde genişler.

Çocuğun küçükken sevgi ve bağ kurmaya dair yaşadığı sorunlar ilerki yaşlarda bağ kuramama, otizm, narsisizm gibi rahatsızlıkların yanı sıra “normal” insanlarda görülen bir kişiye, bir işe veya belli değerlere bağlanamama gibi birçok farklı şekillerde kendisini gösterebilir.

Bizi hayatta gerçekten canlı kılan Eros, yani tutku, bağlanma, arzu ve hatta şehvettir.

Bizi hayatta gerçekten canlı kılan Eros, yani tutku, bağlanma, arzu ve hatta şehvettir.

Bağlanma ve bağ kurma Eros’un himayesinde gerçekleşir. Bu bağlanmalar oldukça ilkel, tensel ve fizikseldir. Bebeğin anneye ilk bağlanması en temel fonksiyon olan emmeyi içerir. Bu bağ bebeğin hem fiziksel ve duygusal açlığını hem de rahatsızlığını giderir. Aşıkların cinsel yakınlaşması da benzer nitelikte fiziksellik, kırılganlık ve güvenin yanı sıra samimiyet, cinsel ifade ve boşalma, tanıma ve tanınma gibi isteklerin doyurulmasını içerir.

Bir manzaraya, işimize, bir faaliyete, bir davaya, bir dine veya bir yaşam tarzına tutkuyla bağlandığımız zaman Eros’un oklarına hedef olduk demektir. Eros devredeyken bağlandığımız şeye olan bağımız öylesine güçlüdür ki onu kaybetme düşüncesi bile bize dayanılmaz bir acı verir. Öte yandan eğer hayatımızda Eros yoksa bu dünyaya gelmiş olsak da gerçekten yaşadığımızı hissedemeyiz. Ruhumuz dünyada kalamaz. Bizi gerçekten canlı kılan Eros, yani tutku, bağlanma, arzu ve hatta şehvettir.

Eros’un etkisindeyken aldığımız kararlar hissidir. Örneğin bedenimiz nedenini bilmediğimiz bir şekilde birine karşı çekim duyarken bir başkası itici gelir. Belirli bir fikri veya eylemi düşündüğümüzde bedenimiz canlanır, enerji dolar ve harekete hazır hale gelir. Bir başkasını düşündüğümüzde ise bedenimiz ağırlaşır, donuklaşır ve hareketsizleşir. Eğer zihnimiz ve bedenimiz farklı yönleri gösteriyorsa, bedeni zihnin istediği yönde hareket ettirebilsek bile hayatı devamlı bir çaba ve mücadele şeklinde deneyimlemeye başlarız. Eğer zihnimiz ve bedenimiz uyum içindeyse kararlarımızı alırken kolaylıkla ve güvenle bedenimizin sinyallerini kullanabilir ve yaşamı çabasız bir akış halinde deneyimleriz.

Zihnimiz ve bedenimiz uyum içindeyse kararlarımızı alırken kolaylıkla ve güvenle bedenimizin sinyallerini kullanabiliriz ve yaşamı çabasız bir akış halinde deneyimleriz.

Zihnimiz ve bedenimiz uyum içindeyse kararlarımızı alırken kolaylıkla ve güvenle bedenimizin sinyallerini kullanabilir ve yaşamı çabasız bir akış halinde deneyimleriz.

Çocukken bize sadece Eros hakimdir. Kontrolcü zihinle bağlantımız yoktur. Tutkularımız hayatımızı belirler. İlk olarak ebeveynlerimizle, mutlu veya trajik, bir aşk yaşarız. Eğer herkes gibi bir çocuksak en kötü ebeveynleri bile ister istemez kabul ederiz; çünkü onlar bizim anne-babamızdır. Onların bizim hakkımızdaki tutumlarını herhangi bir değerlendirme veya filtreleme yapmadan kabul eder ve içselleştiririz. Bu nedenle büyüdükten sonra uzun yıllarımızı kendi bağımsız egomuzu geliştirebilmek için terapide geçirmek zorunda kalabiliriz. Bize tutkularımıza ket vurmayı ve kontrol altında tutmayı öğreten ebeveynlerimiz veya onların rolündeki kişilerdir. Paradoksal bir şekilde tutkularımıza ket vurmayı öğrenmemizin nedeni, ebeveynlerimiz için hissettiğimiz tutkudan kaynaklanan onları memnun etme isteğimizdir.

Yetişkinliğe doğru adım attıkça kiminle evleneceğimiz, ne iş yapacağımız, hangi hobilerle ilgileneceğimiz, nerede ve nasıl yaşayacağımız, hangi siyasi görüş, felsefe veya dine yakın olacağımız gibi temel bazı konularda seçimler yapmak ve taahhütlerde bulunmak durumunda kalırız. Tüm seçimlerimizi sadece zihin veya egomuzla yapmak tabi ki mümkündür. Bu durumda kararlarımız oldukça makul ve pratik olacaktır. Ancak bu tutum genellikle Eros’un bastırılmasını gerektirir.

Seçimlerimizi sadece zihin veya egomuzla yaptığımız taktirde kararlarımız oldukça makul ve pratik olacaktır. Ancak bunu yapmak genellikle Eros’un bastırılmasını gerektirir.

Seçimlerimizi sadece zihin veya egomuzla yaptığımız taktirde kararlarımız oldukça makul ve pratik olacaktır. Ancak bunu yapmak genellikle Eros’un bastırılmasını gerektirir.

Eros egoyla değil ruhla ilişkilidir. Zihnin baskın olduğu günümüz modern toplumunda Eros’a karşı güçlü kültürel yasaklar vardır. Eğer şanslıysak, bazı seçimlerimizi Eros’un etkisi ile yapabiliriz. Bunlar çoğu zaman bize seçim gibi dahi gelmeyebilir. Kendimizi daha çok ele geçirilmiş hissederiz. Mesela birine, özellikle de bize uygun olmayan birine aşık olduğumuzda; veya hayatımızı adamak istediğimiz bir iş söz konusu olduğunda. Bazı insanlar kazancı çok iyi olmamasına veya maddi başarı olasılığı az olmasına rağmen kendilerini (sanatçılık gibi) belirli bir işe adamak için içlerinde çok güçlü bir çağrı hissederler. Ruhumuzun yaptığı bu çağrıyı tanırız, çünkü bu çağrı genellikle daha temkinli olan egomuzun bizim için yapacağı seçime uymaz.

Joseph Campbell hayatta iki yol olduğundan bahsetmiştir. Bir tanesi sağ tarafın yoldur, yani daha temkinli ve pratik olan egonun yolu. Ancak Campbell bizleri uyarmıştır. Egonun yolundan gidip başarı basamaklarını çıkabiliriz; ancak tepeye vardığımızda merdiveni yanlış duvara dayadığımızı fark etmek acı olabilir. Sol tarafın yolu, yani ruhun yolu, daha risklidir. Bu kendi kutsanmışlığımızı, aşkınlığımızı, tutkumuzu takip ettiğimiz yoldur. Toplum bu yolu kabul etmeyebilir ve yolun bizi nereye götüreceği belirsizdir. Ancak bu yol izlemeye değerdir çünkü bu yoldaki esas ödül yolculuğun kendisidir.

Egonun yolundan gidip başarı basamaklarını çıkabiliriz; ancak tepeye vardığımızda merdiveni yanlış duvara dayadığımızı fark etmek acı olacaktır.

Egonun yolundan gidip başarı basamaklarını çıkabiliriz; ancak tepeye vardığımızda merdiveni yanlış duvara dayadığımızı fark etmek acı olabilir.

Eros temkinsizliği, ihtiyatsızlığı ile dikkat çeker. Antik çağda tanrı Eros’un rastgele tamamen uygunsuz bir şeye bakarken attığı bir okla vurulmanın kozmik bir lanet olduğuna inanılırdı. Eros’un gücünü belki de en çok aşık olduğumuzda, özellikle de egomuzun seçmeyeceği, belki görünüşü güzel olmayan , eğitimsiz veya parasız birine aşık olduğumuzda fark ederiz. Deneyimlerimiz zihnimizde sürekli yaptığımız değerlendirmelerle çelişmeye devam ettikçe, hayatımızı düşündüğümüz kadar da iyi kontrol edemediğimizin farkına varırız.

Şehvet sadece bedensel bir olguyken, Eros ruh ve beden uyum halindeyken ortaya çıkan tutkudur. Orgazmı da içeren cinsel tutku kontrolü bırakmayı gerektirir ve egonun geçici olarak devre dışı kalmasını sağlar. Ego bu durumu bir yandan isterken diğer yandan bir tehdit olarak algılar. Bir başka kişiye veya bir işe bağlanmak aynı zamanda bağlanan kişinin seçimlerini kısıtlar. Kişi için seçeneklerin kaybı veya bir nevi ölümü anlamına gelir. Erotik aşk bizi tamamen ele geçirdiğinde ego kontrolümüzü kaybederiz ve bu durum birçok kadın ve erkekte neredeyse kontrol edilemez bir paniğe yol açar.

Aşıkların tutkularını sürdürebilmek için ilişkileri içinde birbirleriyle gündelik ego düzeyinde somut bağlar kurması gerekir.

Aşıkların tutkularını sürdürebilmek için ilişkileri içinde birbirleriyle gündelik ego düzeyinde somut bağlar kurması gerekir.

Çözüm egoyu görmezden gelmek değildir. Egonun kontrolünde tamamen değilken hissettiğimiz bu panik, henüz tutkuyu içinde tutabilecek kadar güçlenmemiş zayıf ego gelişimimizin bir sonucudur. Aşıklar kendilerini geri çeker, çünkü her ikisi de henüz kendilerini kaybetmeden yoğun bir yakınlaşmayı kaldırabilecek güçte bir ego yapısına sahip değildir. Yoğun tutkuyu kaldırabilmek için güçlü bir kimlik gereklidir. Aşıkların tutkularını sürdürebilmek için ilişkileri içinde birbirleriyle gündelik ego düzeyinde somut bağlar kurması gerekir. Benliklerinin ve ilişkilerinin derin katmanlarının var olan tutkuyu kaldırabilmesi için aşıkların birlikte zaman geçirmeleri, birbirlerini farklı düzeylerde tanımaları ve aralarında tutkunun yanı sıra bir arkadaşlık bağı kurmaları gerekir.

Sevgi ruhun gıdasıdır ve egoyu doğuran da ruhtur. Sevgi olmadan ego dediğimiz kap zamanla kurumaya ve kırılganlaşmaya başlar. En derin hislerimizle bağlantı halindeyken sokakta evsiz birinin yanından geçtiğimizde hüzünlenir, haberlerde açlık çeken çocukları izlerken biz de acı çekeriz. Kendimize baktığımızda sevildiğini hissetmeyen ve insanlarla daha yakın ve samimi bir bağ kurmanın özlemini çeken tarafımız bize dokunur. Eğer bu konulara dair yapabileceğimiz bir şey yoksa egomuz bizde ölümü hatırlatan derin bir çaresizlik hissi yaratır. Eğer yapabileceğimiz veya yapmak istediğimiz bir şey varsa Eros’a Savaşçı ve Yardımsever yanımız destek olabilir ve harekete geçebiliriz. Bu durumda Eros ölümü değil daha fazla yaşamı getirir.

Evlilik tedbirliliği ve toplumdaki saygınlığı tutku ile bağdaştırabilme, Eros’u ailenin ve toplumun gerekliliklerine uygun bir biçimde yaşayabilme yeteneğini ifade eder. Doğurganlık döngüsü sevgi, ölüm ve yeniden doğuşu içerir. Bizi daha canlı olmaya, yaşama hizmet etmeye motive eden şey sevgidir. Ancak bunu yapabilmek için genellikle geçmişi ve geçmişe ait düşünce ve davranış kalıplarımızı bırakıp kendimizi yeniden doğmaya açmamız gerekir.

Keyifli ve canlı hayatlar yaşayabilme kapasitemiz ile yağmur ormanlarının yok edilmesi arasında güçlü bir bağlantı olduğunu ne yazık ki artık fark edebilir durumda değiliz.

Keyifli ve canlı hayatlar yaşayabilme kapasitemiz ile yağmur ormanlarının yok edilmesi arasında güçlü bir bağlantı olduğunu ne yazık ki artık fark edebilir durumda değiliz.

Aynı şekilde dünyamızın yaşayan bir organizma olarak çektiği acıyı hissetmemizi sağlayan da Eros’tur. Eros’un inkarı zamanla tüm yaşamın birbirine bağlı olduğu gerçeğini inkar eden bir kültür yaratmıştır. İnsan olarak soyumuzu devam ettirebilmenin yanı sıra keyifli ve canlı hayatlar yaşayabilme kapasitemiz ile yağmur ormanlarının yok edilmesi arasında güçlü bir bağlantı olduğunu ne yazık ki artık fark edebilir durumda değiliz. Eros’la olan ilişkimiz insan ırkının sürdürülebilirliği ve toplum olarak işkoliklik, tüketicilik, uyuşturucu ve alkol bağımlılığı gibi hastalıklı döngülerden kendimizi kurtarabilmemiz için en önemli anahtarımızdır.